Seçtiğim Yazılar – Tevfik İzmirli Sat, 17 Jan 2015 01:05:03 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.6.3 Neşe Düzel Röportajı – TARAF – Prof. Nur Vergin: “Elit sınıfın aşağılık kompleksi var..” – II – /2011/03/nese-duzel-roportaji-taraf-prof-nur-vergin-elit-sinifin-asagilik-kompleksi-var-ii/ Tue, 29 Mar 2011 20:46:42 +0000 /?p=16801 “Muhafazakâr kesimde özgüven sorunu yok. Elit sınıf, aşağılık kompleksi içinde. Özgüveni yok.”

“Hiristiyan olmak suç değil. Müslüman olmak niye suç? “Arapların halini hiç görmüyorsun” deniliyor. Bütün Hıristiyanlar örnek alınacak durumda mı peki? İslam dininden bu kadar nefret, öz nefrettir.”

“Anadolu burjuvazisinin gerisine düşen bir siyasi partinin şansı da çok olmayacak. Onun gerisine düşen, bir sonraki seçimde geriler ve yerini daha yenilikçi partiye bırakır.”

“NATO’nun ikinci büyük ordususun. Ama PKK’yla baş edemiyorsun. Kiminle baş edemiyorsun? Birkaç binlik gerillayla. Hırsı, bölünme korkusunu çok besleyen bir neden olabilir bu.”

Kürtlerde de Kürt milliyetçiliği yükseliyor. Milliyetçiliği, hepimizin bu kadar çok sevmesinin nedeni ne?

Türkiye’ye özgü bir şey değil bu… Çinliler de, Ruslar da, Balkanlardaki insanlar da çok milliyetçi… Milliyetçilik bir kendini idame ettirmenin, ben varım demenin, bayrak dikmenin aracıdır. Toparlayıcıdır. Kürtlerde milliyetçilik yeni değil. Daha önce de vardı. Geçmişteki isyanlar hep milli duygunun bir göstergesiydi. Milliyetçilik, sadece fakirlik, yoksulluk, işsizlik ve eğitimsizlikle de açıklanamaz. Mesela…

Evet…

Batı’daki zengin, meslek sahibi Kürtler, “biz, PKK’nın söylemlerine karşıyız” diyorlar ama Kürt milliyetçisi onlar da.

Milliyetçilik, son raddede, “sen yoksun”a da varabilir dediniz. Türkiye’de milliyetçilik giderek yükseliyor. Bu toplumda milliyetçilik sen yoksun noktasına mı geldi?

Biraz, maalesef öyle. Bütün siyasi partileri etkiliyor bu. İlk hamlede Kılıçdaroğlu’nu etkiledi. Erdoğan’ı da etkiledi. Açılım mahvoldu. O da, tek dil, tek millet söylemine döndü. Mecbur. Türkiye’de bütün partiler üzerinde toplumdan gelen bir milliyetçi baskı var.

Eğitim sistemimiz mi bizi böyle yapıyor?

Kesinlikle… Geçmişte evimin karşısında Kadıköy Kız Lisesi vardı. Kız öğrenciler, pazartesi ve cuma günleri askeri nizamda, ikişer ikişer sıra oluyorlardı okulun bahçesinde. Bir müdür, kız çocuklarını savaşa çağırıyormuşçasına avazı çıktığı kadar bağırıyor, kah “ne mutlu Türküm diyene” diyor, kah “sizler asker yetiştireceksiniz” diye öğütler veriyordu. Sonra kızlar, İstiklal marşını okuyup uygun adım yürüyorlardı. Çok faşistik çağrışımlar yapıyordu bu bende. Savaş halinde değiliz. NATO’nun, OECD’nin, Avrupa Konseyi’nin üyesiyiz. Avrupa Birliği’ne katılmaya çalışıyoruz. Onların üniversitelerinde üç beş gün geçirmekten, onlarla yemek yemekten kıvanç duyuyoruz ama çocuklarımızı böyle yetiştiriyoruz.

Siyasetçi bunu neden değiştirmiyor?

Siyasetçi bu sistemin ürünü. Bu sistemi yeniden üretiyor o.

Bu ülkede ihanet, hainlik suçlamaları da çok sık ve rahat yapılıyor. Neden sürekli birbirimizi ihanetle suçluyoruz biz?

Bu biraz taşra zihniyetinin hakim olmasıdır. Yani bu bir toplumsal görgüsüzlüktür, içe kapanıklık ve farklıyı bilmemek, farklıyla tanışmamış olmaktır. Farklının da kendisi gibi bir insan olduğunu idrak edememenin sonuçlarıdır bunlar. Bu zihniyet, “ille benim gibi olacaksın, tepeden tırnağa bana benzeyeceksin” der. Benzemediğin takdirde, onda kuşku uyandırırsın ve bir laf ettiğinde de sana “vay hain” der. Bir de bu toplumun mürekkep yalamışlarında “abi edebiyatı” vardır. Bu, alt katmanlarda yoktur. Onların böyle bir abilik derdi yoktur.

Abi edebiyatının hainlik suçlamasıyla ilişkisi nedir?

Biz bu söylemi Türkiye olarak bağımsız cumhuriyetlere, Kırgızlara, Özbeklere de uyguladık. “Biz sizin abiniziz” dedik. Bu nasıl bir böbürlenmedir! Abiliğimizi reddedenlere, ‘Ben abi arayışında değilim. Sen benim abim değilsin’ diyenlere veya Türkiye içerisinde abiliğimizi kabul etmeyenlere karşı bir soğuma, bir kuşku, bir kademe sonra da “vay hain” duygularını geliştirdik.

Abi olmak isteyenler kimler?

Türkler. Türk kökenliler… “Biz Kürtleri kardeş biliriz. Ben abiyim. Sen kardeşsin” söylemidir bu. Böyle çok rahatsız edici bir hiyerarşi kuruluyor toplumda. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak birileri bana iki de bir, “sen benim kardeşimsin. Yoktur birbirimizden farkımız. Anladın mı, biz kardeşiz” dese…

Ne yaparsınız?

Ben ona, “Ben senin astın mıyım? Niye sen abisin?” derim. Eşitiz diyemiyor, abiyim diyor. Böyle hami pozlar, “bak çekirge ben sana öğreteceğim” edaları var. Bu üstenci yaklaşımları artık bırakalım. Abisi olmak istediğin insanları kendinden soğutuyorsun, ilişkileri yüzüne gözüne bulaştırıyorsun bu yaklaşımlarla. Aslında bu büyüklük sendromunun aynı kişide bir karşıtlığı da var.

Nedir o?

Kendini beğenmemek. Bir yandan onun, bunun abisisin. Bir yandan da “Avrupa, Avrupa duy sesimizi” diyorsun. İşte bütün bunlar bizdeki elit sınıfın büyük çelişkileri. En hoşlandığımız şey de bir yabancı ülkede bize “sen hiç Türk’e benzemiyorsun” demeleri. Bunu ülkeye dönüp kıvançla anlatıyoruz.

Hem kendisi gibi olmayanı kendisine benzetmeye çalışıyor, Kürtlere, “bana benzeyeceksin” diyor. Hem de kendini beğenmiyor. Vahim bir durum değil mi bu?

Bu normal bir ruh hali değil. Bir aşağılık duygusunun işareti bu. Üstelik böyle olmamızı gerektiren bir şey de yok. Özgüven sağlamamız lazım.

Toplumun bir kesimi, özgüvenini Kürtler üzerinden mi sağlıyor?

Avrupalı beyaz medeni adam tarafından beğenilmemenin verdiği dayanılmaz acı karşısında, “ben de bir başkasına aynı şeyi uygulayayım. O da bana benzemeye çalışsın, ben de kendimi mesut hissedeyim” diyor. Türklerin Avrupalı karşısında bu kadar ezik olması hazin bir şey.

Dindar, muhafazakar kesimde var mı bu eziklik?

Hayır yok. Umurunda değil onun. Bu sorun, toplumdaki elitin sorunu. Osmanlı’dan gelen bir psikolojik hal bu. Tanzimat’ta başlamış bir şey bu.

Biz hala Osmanlı’nın ruh halini, korkularını mı sürdürüyoruz?

Osmanlı’nın çöküş döneminin korkularını tabii ki sürdürüyoruz. Çünkü kocaman bir büyüklükten kala kala küçük Asya’ya kaldık. Çok büyük bir yara açtı bu. Milyonlarca insan, yurtlarını, adaları, Rumeli’yi bırakıp buraya gelmek durumunda kaldı. Bir sürüsü yaya geldi. Özellikle Rumeliler ve adalılar için büyük bir travmaydı bu çöküş. Çok daha müreffeh, kentlileşmiş bir toplumdan çok daha geri kalmış Anadolu’ya sığındılar. Bu büyük trajedi küçüklere anlatıldı. Küçükler bunu içselleştirdi. Üstelik bu insanlar Anadolu’ya sığındıktan sonra da, Anadolular tarafından kabul görmek için amuda kalktılar.

Bunun için de Türkçülük yaptılar, öyle değil mi?

Kabul görmek için.

Bu toplumda Birinci Dünya Savaşı’nın travması hala devam ediyor mu?

Devam ediyor. Tarihimize ve günümüze ilişkin müthiş bir şovenizm var. Muhteşem Süleyman dizisiyle ilgili tartışmalar da bunu gösteriyor. Biz, bir tarihsel figürümüzü asla insani boyutuyla ele alamıyoruz. O tarihi figür yekpare, safi meziyet oluyor. Hiçbir defosu bulunmuyor. İşte şovenizm budur!

Şovenizm tam olarak nedir?

Şovenizm, milliyetçiliğin hastalıklı bir damarıdır. Şovenizmin, ‘beni eleştiremezsin. Eğer bende defo bulmaya kalkarsan, seni konuşturmam, vururum” tavrıdır bu. Bizim toplumumuzda yaygın bir durum bu. Gayet Kemalist olan Can Dündar Atatürk filmi yapıyor. Vay elleri çirkinmiş, onun gibi insanı sigara içerken göstermiş. Eee içiyordu, yalan mı? Şoven bir şey bu. Her türlü hatadan, günahtan münezzeh olacak. Yahu bu peygamber mi? Toplumda herkesin kendine göre bir tarihi idolü var.

Mesela kim?

Bazılarına göre de bu Abdülhamit. Bu adam aksırmazdı, hiçbir zaman ayağında nasırı da çıkmazdı. Sen bundan bahsediyorsan kötü niyetlisin. Bu bir şovenizmdir ve milliyetçiliğin çok patolojik bir boyutudur. En ufak bir eleştiri, zaaf dile getirildi mi, hain olunuyor burada.

Türklüğü çok yüceltiyoruz. Kim Türk? Türk dediğimizde kafamızda nasıl biri canlanıyor?

Güçlü, mert, sözünün eri, dürüst, yardımsever, hiçbir zaaf anı olmayan, çok şeye muktedir, hata yapmayan, hep tetikte, yenilmez… Eğer yenilmişse, o yenilgi, içimizdeki birtakım yabancı tohumların eseridir. İçimizde hainler, bölücüler, işbirlikçiler vardır ve yaşanan pürüzler onlardan ötürüdür. Yani sonuç şudur. Bana tepeden tırnağa benzemeyen herkes kuşku duyulası insandır.

Dünyanın Türk tarifi nasıl?

Avrupa’da kötü. Amerika’da Türk imajı o kadar kötü değil çünkü ortak bir tarihimiz ve karşılıklı kötü hatıralarımız yok. Ama Avrupa’da Meriç nehrini geçtiğiniz andan itibaren Türklerle ilgili olumsuzluk başlıyor.

Korkularımızdan, takıntılarımızdan, gereksiz övünmelerimizden kurtulmadan gelişebilir miyiz biz?

Özgüvensiz gelişmek mümkün değil.

Neden özgüvenimiz yok?

Tarihimizden geliyor.

Çok mu yenildik?

Ne diyorsunuz! Benim babamın babası Nuri Conker, Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve o dönemin insanları, o toprakları kaybetmemek için 1911’de vatan toprakları diye Libya’ya gitmiş insanlar. Balkanlar’ın hepsi bizimdi. Ortadoğu bizimdi. Ama biz sonunda Anadolu’ya kaldık. Bunun üstüne bir de bölünme korkusu eklendi. Böyle bir toplum şirazesinden çıkmasın da kim çıksın? Yine de iyi durumdayız. Ben Mustafa Kemal’i de çok hissediyorum.

Nasıl hissediyorsunuz?

Düşünün… Bir Osmanlı erkanı harp subayı. Kendisi Rumelili. Bilmem kaç cephede savaşmış. Sonunda yenilgi, yenilgi derken, Anadolu’ya sarılıyor. Bir Rumelili için trajik bir şey bu. Çünkü asırlarca, Osmanlı kültürünün ambarı Rumeli’dir. Böyle bir insan için buraya sarılmak zorunda bırakılmış olmak, herhalde çok büyük bir acı. İşte o acı, Anadolu’da yüz binlerce insan tarafından paylaşılan bir acı.

Peki bizim bu korkularımızdan, takıntılarımızdan, gereksiz övünmelerimizden kurtulmamız mümkün olabilir mi?

Bir gün bunlar azalır. Nitekim azalıyor. Türkiye’de bu komplekslerden epey arınmış bir kesim var. Bunlar, yeni burjuvazi. Yani Anadolu sermayesi… Bunlar, kendine güveniyor. Çünkü vardığı noktaya kendi inisiyatifiyle, girişimciliğiyle, dehasıyla varmış. Devlete sırtını dayayarak, kredilerle, ihalelerle bu noktaya gelmemiş. İşte Türkiye’de bugün özgüveni tam böyle bir kesim var. Bu bir özgüven patlamasıdır. Bu özgüven patlaması Özal zamanında oldu ve zamanla bunların sayısı çoğaldı. Bunlar, Avrupalıya benzemeye çalışmadan var oluyorlar. Çünkü başarılı ve hırslılar. Bunlar korkular içinde değiller ama Müslümanlar. Peki suç mu Müslüman olmak? Hıristiyan olmak suç değil. Müslüman olmak niye suç oluyor?

Niye suç oluyor?

“Arapların halini görmüyorsun” deniliyor. Bütün Hıristiyanlar örnek alınacak durumdalar mı peki? Dinin bizatihi kendisinden olan bir şey değil ki bu mevcut durum. Tarihsel ve coğrafi bir şey bu aynı zamanda. İslam dininden bu kadar nefret, öz nefrettir.

Niye toplumda bir kesimin İslam’la böylesine bir problemi var?

Oryantalist Batı’nın, edebiyatına, eğitimine maruz olan elit kesimin problemi var. Sokaktaki adamın, esnafın, oryantalist İngilizin, Fransızın ne yazdığından haberi yok. Ama elit sınıf, aşağılık kompleksi içinde. Çünkü Batılının bakışıyla özdeşleşmişiz. O bizi nasıl görüyorsa, biz de kendimizi öyle görüyoruz.

Anadolu burjuvazisiyle İstanbul burjuvazisi arasındaki temel fark nedir?

İstanbul sanayi ve işadamı devletin yarattığı bir burjuvazi. Dolayısıyla çok daha devlet eksenli onlar. Öbürü ise gerçek burjuvazi. Kitapların, Marx’ın, yazdığı gerçek burjuvazi bu. Gecesini gündüzüne katan, başlangıçta atölyesinde bizzat kendisi de işçileriyle birlikte çalışmış olan, sermaye birikimini devletten değil kendisi yapan girişimci bu. Anadolu insanındaki bu özgüven patlaması devam edecek. Bu durdurulamaz.

Eğer durum buysa, bölünme korkusu niye hala bu kadar derin bu ülkede?

Bu bölünme korkusu Öcalan’la başladı. Vatan topraklarından ödün vermek zorunda kalma ihtimalinin korkusu bu. Yoksa Kürtlerin daha önceki kalkışmalarına isyan deniyordu. Bölücülük kelimesi kullanılmıyordu. Yani idrakte bir bölünme korkusu yoktu. Acaba bizim buranın Kürtleri, Kuzey Irak’taki Kürtlerle bütünleşmeyi çok mu istiyorlar?

İstemiyorlar mı?

Biz Özbekistan’la sınır komşusu olsak, Özbekistan’la hemhal olmak çok mu isterdik? “Sen de Türksün, ben de Türküm” romantizmi bittikten sonra öff demeye başlardık. Buranın Kürtlerinin de Kuzey Iraktakilerle birlikte yeni bir ulus devlet olmayı çok istedikleri kanaatinde değilim. Türkiye’nin bölünmekten bu kadar korkmaması lazım.

Kürtlerin Kuzey Irak’la birleşmeleri şart mı? Kendi devletlerini kuramazlar mı?

Söz konusu değil. Ya Irak’la birleşecek ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaya devam edecekler. Müstakil devlet söz konusu değil. Denize açılımı yok, petrolü yok. Türkiye’nin bölünmekten korkmaması lazım.

Bu korku niye bitmiyor bir türlü?

Toprak kaybetmişliğin verdiği travmadan söz ettik. Bir de belki biraz ideolojik-psikolojik bir nedeni var bunun. Subayları çok hırslandıran bir durum olmalı bu. NATO’nun ikinci büyük ordususun. Militer teknoloji itibarıyla üstün vasıflısın, güçlüsün. Ama PKK’yla baş edemiyorsun. Kime karşı baş edemiyorsun? Birkaç binlik gerillaya karşı. Hırsı ve bölünme korkusunu çok besleyen bir neden olabilir bu.

Sürekli “tek” li cümleler kuruyoruz. Niye biz her şeyi teke indirmek istiyoruz. Tek millet türü lafları niye seviyoruz?

Çünkü ulus devlet yapılanması içindeyiz. İspanya federatif bir yapıyı andıran özerk bölgelerle halletti etnik sorununu. Gerçi İspanya’nın tarihinde var özerk bölgeler. Bizim tarihimizde ise fevkalade merkeziyetçi bir yapı var. Osmanlı çok merkeziyetçidir. Herkes direkt olarak İstanbul’daki padişaha, Babıali’ye bağlıydı. Biz bu yapıyı 20’nci yüzyılda Cumhuriyet’e adapte edip aynı şeyi kurduk.

Peki Türk ve Kürt olarak, bu ülke şiddete eğilimli mi?

Şiddete eğilimli diyemem. Bütün Türk toplumu adına siyaset yapanların beceriksizliği ve yetersizliği de var burada.

Barış bizi korkutuyor mu?

Hayır. Barışı sağlamanın yolunu, nasıl yapacağını bilmeyen bir siyaset sınıfı var Türkiye’de. Tamam, toplum gayet Türk, gayet milliyetçi ama toplum savaş istemiyor. Üstelik çimentoyu sağlayan bir “din kardeşliği” faktörü var toplumumuzda. Ama siyaset sınıfı bu konularda çözüm bulmakta yetersiz. Bizde siyasetçiler, bir İspanya’nın, İngiltere’nin benzer sorunlarını nasıl hallettiklerini bile bilmiyorlar. Zihin konforlarını, alışkanlıklarını hiç bozmuyorlar.

Siyasiler toplumun gerisinde mi?

Evet. Hepsi değil tabii ama genel tablo bu… Bu yeni bir şey de değil. Darbelere çanak tutan herhalde sen ve ben değildik. Ülkeden sorumlu olan siyaset sınıfıydı. Siyasetçilerde iş yoktur demek de doğru değil ya…

Sizin hazırladığınız türden demokrat bir anayasa yapabilecek mi bu ülke?

Bence yapacak. Böyle bir anayasayı, Anadolu burjuvazisi sayesinde yapacak. Çünkü Anadolu burjuvazisi bulunduğu illerde, toplumla birebir ilişki içinde. Onlarla tavla oynuyor, güreşiyor, namaza duruyor. Onlardan biri o. Dolayısıyla toplumu etkileme ve toplumda dinamizm oluşturma gücü fazla. TÜSİAD öyle mi? Ama şu anda Anadolu burjuvazisi bu noktada değil.

Yeni burjuvazi hangi noktada?

O hala sermaye birikimi yapma, büyüme peşinde. Henüz kibarca oturup, “arkadaşlar bir anayasa ortaya çıkaralım” deme aşamasında değil. Ama şu kesin. Anadolu bu toplumun esası, kaidesi. Demokrasi talebi ondan gelecek.

Anadolu burjuvazisi niye demokrasi isteyecek?

Çünkü yükselen sınıf o. Dünyanın her yerinde burjuvazinin demokrasiye ve liberal ekonomiye ihtiyacı vardır. Tarihte, yükselen burjuvazinin daima özgürlüğe ihtiyacı oldu. Sınırsız özgürlük ister o. Ekonomik özgürlük, hukuk ister. Biraz gürbüzleştikten sonra da entelektüel özgürlüğe, fikir hürriyetine ihtiyaç duyar. Bu yüzden fikir hürriyeti talebi sonra gelecek. Ama sonunda demokratik hukuk devletini Anadolu burjuvazisi kuracak. Daha özgürlükçü olan partilerin seçilmişlerinin insan profiline bak. Bir tek kalantor, monşer var mı aralarında?

Anadolu burjuvazisinin gerisine düşen siyasi partilere, mesela AK Parti’ye ne olacak?

Anadolu burjuvazisinin gerisine düşen bir siyasi partinin şansı da çok olmayacak. Onun gerisine düşen, bu seçimlerde değil ama sonraki seçimde geriler ve yerini daha yenilikçi bir partiye bırakır.

İlk kez mi gerçek burjuvazi doğuyor Türkiye’de?

Evet ilk kez. Çünkü devlet destekli ve teşvikli burjuvazi yapay, onun toplumla bağları yok. TÜSİAD’ın toplumla ne ilişkisi var?

Peki Anadolu burjuvazinin dinle ve tarikatlarla ilişkisi, onun özgürlük talebini sınırlamıyor mu?

İslam, kapitalizme aykırı değil ki. İslamiyet kıt kanaat, bir lokma bir hırka felsefesi değil ki… Peygamber’in karısı, zamanın en büyük iş kadını. Ayrıca gerçek burjuvazinin derdi, “bölündük mü bölünmedik mi” gibi konular da değildir.

Gerçek burjuvazinin derdi nedir?

Bir burjuvanın bütün derdi işidir. O, en çalışkan sınıftır. Gerçek bir müteşebbisin işini yapması için de özgürlüğe, engelleyici olmayan bir hukuka ihtiyacı var. Bu yüzden de yeni burjuvazi sadece ticari özgürlük talep etmeyecek. Demokrasi talebinde de bulunacak. Bir kısmı bu talepte bulunuyor da zaten. Giderek daha fazlası demokrasi talebinde bulunacak.


http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-nur-vergin-elit-sinif-asagilik-kompleksi-icinde.htm

]]>
Neşe Düzel Röportajı – TARAF – Prof. Nur Vergin: “Kürt sorununu din kardeşliği yumuşatacak..” -I- /2011/03/nese-duzel-roportaji-taraf-prof-nur-vergin-kurt-sorununu-din-kardesligi-yumusatacak-i/ Mon, 28 Mar 2011 22:42:11 +0000 /?p=16729

“Kürt sorununu toplum halledecek. Sorunun halli için “din kardeşliği” çok iyi bir faktör. Varoşlarda etnik çatışma yok. Çünkü insanlar Müslüman. Türkiye’yi yumuşatıcı bir faktör din kardeşliği.”

“Anayasa’dan laiklik sözcüğü tamamen kaldırılır ve onun yerine bir madde konur. “Din ve vicdan özgürlüğü, inananlar ve inanmayanlar için tamdır” denir ve mesele böylece kapanır.”

“Bazıları da, ‘Ezan Türkçe okunsun. Arapça okununca anlamıyorum’ diyor. Bunu diyenlerin çoğu zaten ezanla alakası olmayan insanlar. Peki sen ezanı anlasan namaza mı duracaksın?”


NEDEN NUR VERGİN Seksen sekiz yıl önce devletin yönetim biçimini cumhuriyet yaptık ama seksen sekiz yıldır bu ülkede hiç sivil ve demokratik bir anayasa yapamadık. Özellikle 1961 ve 1982 anayasaları, darbecilerin meşruiyet sağlayabilmek için başta Atatürk ve Kemalizm olmak üzere pek çok tabuyu kullandıkları, bir sürü antidemokratik yapıyı anayasallaştırdıkları metinler oldu. Yapılan değişikliklere rağmen, 1982 Anayasası’nın darbeci ruhu bir türlü öldürülemedi. Artık bu anayasayı bir kenara koyup yepyeni bir anayasa yapmak gerekiyor. 2007 seçimlerine böyle bir anayasa yapma vaadiyle gidilmişti, olmadı. Şimdi 12 Haziran’daki seçimlere siyasi partiler gene aynı vaatle gidiyorlar ama nasıl bir anayasa yapmak istediklerini net bir biçimde açıklamıyorlar. Sivil toplum ise bu konuda siyasi partilerden çok daha atak. Şu sıra pek çok sivil örgüt ve dernek kendi anayasa taslaklarını hazırlıyor. TÜSİAD anayasasını ilk açıklayan oldu ve 1982 Anayasası’nın, biri hariç, değiştirilmesi dahi teklif edilemez bütün maddelerine, vatandaşlık, laiklik, Türk milleti ve milliyetçiliği, anadil, Diyanet, din dersi, yerel yönetimler, savunma harcamaları ve ordunun denetimi konularına büyük bir cesaretle dokundu. TÜSİAD’ın bu özgürlükçü hamlesi, bölünme ve şeriat korkuları yaşayan ve bu korkular üzerinden siyaset yapan geniş bir kesimin hışmına uğradı. Siyasi partiler neden 12 Eylül rejiminin yaptığı anayasa maddelerini değiştirmeyi tehlikeli buluyorlar? Türkiye’de laik olmayan sistemin devam etmesini niye istiyorlar? Türkiye’nin bölünme ve şeriat korkusu hiç bitmeyecek mi? Kürtlere zorla Türk olduklarını kabul ettirmeye çalışmak bu ülkeye barış getirir mi? Niye her şeyi teke indirmek istiyoruz. “Tek millet” türü lafları seviyoruz? Türkler çok mu milliyetçi? Kim Türk? Neden özgüvenimiz yok? Barış bizi korkutuyor mu? TÜSİAD’ın hazırladığı anayasa toplumu ve siyasileri nasıl etkileyecek? Bunları, Türkiye toplumunu yakından tanıyan ve TÜSİAD’ın anayasa grubunda yer alan ülkemizin önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Nur Vergin’le konuştuk.

Sizin de aralarında bulunduğunuz bir grup, TÜSİAD için bir anayasa önerisi hazırladı. Bu öneride, “tek madde dışında, anayasada bütün maddeler değişebilir” denmesi, neden bu kadar büyük bir tepkiyle karşılandı sizce?

Ben bu tepkilerin ve infialin nedenini anlıyorum. Hatta bazılarına da kısmen katılıyorum. Bu anayasa önerisinin kamuoyuna yansıtılma biçiminde hata var. Çünkü bir şeyin özü kadar nasıl anlatıldığı da önemlidir. Eğer “değiştirilemez maddelerin içinde yer alan bayrak, başkent, resmi dil gibi konuların dışındaki hususlar değişebilir” denseydi, bu kadar infial olmazdı. Çünkü başkent Ankara niye değişsin? Bayrak niye değişsin? Cumhuriyet’in ilk anayasası olan 1924 Anayasası’nı Atatürk’ün hakimiyetindeki Meclis yaptı ve o anayasada bir tek değişmez madde vardı: O da Türkiye devletinin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu… TÜSİAD’ın önerisinde de bu madde korundu. Diğer değişmez maddeleri ise 1982 anayasasına darbeciler koydular. Darbecilerin eklediği bu maddeler neden değişmesin? Laiklik tanımı niye değişmesin? Türk milliyetçiliğine, etnik kökene yapılan vurgular anayasadan niye kaldırılmasın? CHP’nin altı oku olan Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık niye anayasadan çıkarılmasın? Niye anayasa ideolojisiz bir hale getirilmesin?

Aynen.

Türkiye’de yurttaşların tamamının Atatürk ilkelerine sadakat beslemesi gerekmez. Demokratik bir anayasada böyle bir madde olmaz. Kaldı ki, Atatürk ilkeleri arasında “devrimcilik, devletçilik” gibi tamamen kalkmış olanlar var. Atatürk ilkelerinden bazılarının günümüzde fiilen kalkmış olmasıyla Türkiye battı mı? Bunlar kalktı diye elin yabancısı gelip bizi işgal mi etti? Türkiye’nin yaşadığı toplumsal ve siyasal süreç sonucu bu ilkeler kalktı diye, toplum perişan mı oldu? Aksine, bu ilkelerin anayasada yer alması toplumu ve ülkeyi fevkalade kısıtlıyor. Laikliğe gelince..

Anayasadan laiklik kalkabilir mi?

Laik devlet çok iyi bir şey. İnananın da, inanmayanın da alkışlayacağı bir şey bu. Fakat Türkiye’de laiklik konusu, o kadar kötüye kullanıldı ve istismar edildi ki, laiklik laiklik olmaktan çıktı laikçilik oldu. Onun için yeni anayasada laik devlet tanımı gene kullanılabilir ama açarak! Ne anlıyorsun laiklikten? Ya da anayasadan laiklik sözcüğü tamamen kaldırılır ve onun yerine bir madde konur, “Din ve vicdan özgürlüğü, inananlar ve inanmayanlar için tamdır” denir ve mesele kapanır.

Başkent ve bayrak, değişmez hüküm olarak korunsaydı, TÜSİAD’ın anayasa önerisine tepki gelmeyecek miydi sizce?

Diğer konularda tepki sadece Kemalistlerden gelirdi. Ama şu anda bütün siyasi partilerden bir tepki var.

Neden siyasi partiler, kendilerine, halka, seçmene değil de 12 Eylül rejimine güveniyor? Neden onların yaptığı maddeleri değiştirmenin tehlikeli olduğuna inanıyor?

Siyasi partiler cansız madde değiller. Bu partilerde insanlar var. Türk toplumundaki egemen siyasal kültürden nasibini alan, egemen siyasal kültürü içselleştirmiş olan bir toplumun insanları bunlar. Bir kere bizim siyasal kültürümüzde otoritarizm diye çok önemli bir damar var. Yönetenin buyurganlığı var. Ve bu buyurganlık karşısında boyun eğmek, hatta dönem dönem sinmeye varan bir davranış var. Bizim siyaset sınıfının ve bir nebze de halkın anlayışına göre, askeriyeyi rahatsız etmemek gerekir. Bu nedenledir ki, bütün siyasi partilerde ‘anayasayı değiştirelim’ söylemi olsa da buna kimse cesaret edemiyor. Ayrıca bu toplum muhafazakâr bir toplumdur özdeyişleriyle, atasözleriyle de muhafazakârdır burası. “Gelen gideni aratır’ diyen bir “aman ha toplumu” burası.

Bizde toplum, neye karşı “aman ha” der?

Yeni bir şey öneren insanları, toplumun çoğunluğu “sivri kafalı, oyunbozan” olarak tanımlar. Bazılarını da “dışarıdan yönetilen kuklalar” olarak değerlendirir. Onlara karşı büsbütün cephe alınır. Dolayısıyla bu toplumun insanları değişim konusunda biraz çekingen ve ürkektirler.

Bu toplum, değişim vaat edene oy veriyor. Bu bir çelişki değil mi?

Veriyor ama ürkütmeyeceksin. Bu toplum değişimden yana fakat aynı zamanda da ürkek. Elindekini kaybetmeyecek. Toplumun bir değişim ivmesi ve arzusu var ama fazla sarsıntı yaratmayacaksın. Evet, bu halk, “değişmeyeceğim” diyene katiyen oy vermiyor ama, ‘değişim için her şeyi yakarım, yıkarım” izlenimini yaratana da oy vermiyor. Siyaset, bir algılar meselesidir. Bizim Türkler, Türkler derken etnik vurgu yapmıyorum, tüm yurttaşları kastediyorum, çok enteresandır. Etnik köken farklı da olsa, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, davranışlarında, beklentilerinde, hal ve tavırlarında herkes birbirine benzer burada. Aslında burası, entegrasyon açısından çok başarılıdır.

Başarısız olduğu nedir? Asimilasyon mu?

Asimilasyon.

Devletin politikası hangisi oldu? Asimilasyon mu, entegrasyon mu?

İkisi de oldu. Entegrasyon başarılı oldu. Asimilasyon ise başarılı olmadı. Çünkü asimilasyonunun başarılı olması mümkün değil. Yeryüzünde böyle bir başarı yok. Asimilasyon mümkünmüş gibi olur, bir süre sonra geri teper. Çünkü asimilasyon, insana aykırıdır. Ne kadar asimile olursan ol, bir gün bir ninenin tınısı, yediğin bir yemeğin lezzeti seni pat diye kökenlerine, onun özlemine, götürür. Bu çok doğaldır ve bu arzuyu kutlamak gerekir. Bu, biz insanların robot, makine olmadığımızı gösterir.

Türkiye’nin şeriat ve bölünme korkusu hiç bitmeyecek mi?

Bölünme, laiklik ve Türklük elden gidecek korkuları zamanla bitecek. Bu korkular giderilmedikçe de, burada işlevsel ve sağlıklı yönetim kurmak mümkün değil. Bu ülkede her zaman çok kalabalık bir kesim korkular içinde yaşıyor. Korku ise insana her şeyi yaptırır. En istemedikleri çılgınlıklara dahi meyledebilir insanlar korku yüzünden. Tarihte görüldü. Hitler’in meşhur kristal gecesinden sonra Almanlar, korkudan Hitler’e sarıldılar. Bazı köşe yazarları, “Görmüyor musunuz, sekiz yıldır iktidardalar neyiniz eksildi?” diyorlar. Ama on yılların geliştirdiği, biriktirdiği korkuları sekiz yılda yok etmek kolay değil ki. Bu korkular daha devam edecek. Kaldı ki bu korkuyu besleyen, provoke eden ve daha azamileşsin diyen çok etkin bir kesim de var.

Korkuyu besleyenler kimler?

Bu korkunun politikacıları, ekonomisi, zenginleri var. Bu korkuyu besleyen asker, yargı gibi endişeli kurumlar var. Mesleklerinde çok iyi eğitimli olan subaylar, Türkiye’nin bölünmeyeceğini biliyorlardır.

Biliyorlarsa niye korku üretmeye devam ediyorlar?

Onların korkusu farklı olabilir. Bu, eski yetkinliği, güç ve iktidarı kaybetme korkusu olabilir. Zenginler de aynı şekilde. Korku çok insani bir şeydir.

Kendisi korkmadığı halde başkaları için yapay korkular üretmek insani midir?

O da insani ama etik değil. Çünkü başka bir korkuya sığınarak aslında kendi çıkarını koruyorsun. Ama bu çıkar güdüsü doğal ve insanidir. Çünkü kimse kaybetmek istemez.

Peki niye korkularla dolu bir toplum burası?

Yüzyıllardır çok içine kapalı bir toplum bu. Bu içe kapalılığı, göçlerle, gidip gelmelerle yeni yeni aşıyor. Rizeliyle Adanalı yeni yeni komşuluk yapıyor, aynı otobüse biniyor. Bu çok yeni bir şey. Oysa varoşlarda hep memleketliler yan yana oturuyorlardı. Niye? Çünkü korkuyorlardı. Ötekini tanımıyorlardı. İnsanlar son otuz yılda tam da birbirlerini tanımaya, gitmeye gelmeye başlamışlardı ki, Kürt sorunu patladı. Ve, Türkiye bu işi alnının akıyla halledemedi. Bu, hem bir eziklik, başaramamışlık duygusuna yol açtı, hem de bu kadar çok şehidin ve ekonomik tahribatın olması, toplumda büyük bir bölünme endişesi, korkusu yarattı. Daha sonra da “Abo geliyorlar” diye başka bir korkuya, şeriat korkusuna geçildi. Gerçi ben Türkiye’de bir şeriat tehlikesi görmüyorum ama…

Niye görmüyorsunuz?

Türkiye’nin geçmişine kuş bakışı baktığımda, Osmanlı’nın hilafeti üstlendiği dönemlerde bile bu toplumda Suudi Arabistanvari bir şeriat düzeni yoktu. Kamu düzenini tayin eden bütün yasalar örfi yasalardı. Eğer o dönemde böyleyse, şimdi niye şeriat olsun? Birden bire bu toprakların insanları Suudilere mi özenecek? Bu toplumun türkülerine bakın. Aşk meşk, yandım, ne zaman kavuşacağız diyen, fevkalade ‘çağdaş’ bir topluma adapte olabilecek insanların türküleri bunlar. Rahatça duygularını anlatan, teklifte bulunan, sevdalısını kaçıran diyarın insanları bunlar. Böyle bir diyarın insanları, işleri güçleri yok, birden bire birileri, İrancılar ya da Talibancılar ya da Vahabiciler düğmeye basacak ve bu ülkeye rap rap rap şeriat gelecek. Mümkün değil!

Hala korkanlar niye korkuyor peki?

Türkiye’de aşılanan yanlış laiklik anlayışının bir sonucu bu. Fransa’dan 1970’lerin başında geldim ben Türkiye’ye. Evimin salonundaki kitaplıkta antika kapaklı bir Kuran-ı Kerim vardı. Kürsü başkanım ziyaretime gelmişti, onu gördü. Bana, “Aaaa Nur Hanım, ben sizi laik zannediyordum” dedi… Hayretler içinde kaldım. Ne alakası var? “Ben zaten laiklikten yanayım’ dedim. Dini sembollere yakınlık göstermek laikliğe sanki halel getirir diye, yeryüzünde mevcudu olmayan çok bağnaz bir laiklik aşılandı bu topluma. Özellikle göçten ötürü bu ülkede, şehirlerde din görünürlük kazanınca da, “eyvah bizim halimiz ne olacak? Biz de onlar gibi giyinmek zorunda mı kalacağız” korkuları başladı. Düşünebiliyor musunuz?

Neyi?

Bu öyle laiklik anlayışı ki, kılık kıyafet üzerine bina edilmiş… Laiklik bu kadar basit, bu kadar somut ve alelade olabilir mi? Laiklik bu değil ki! Bana da dendiği için söyleyeceğim. “Siz İslam nedir bilmiyorsunuz, burada Avrupa’daki laiklik sökmez” denir. Dolayısıyla daha militan, daha buyurgan, dünyadaki örneklerine, hatta laiklikte en sınırlayıcı olan Fransa’dakine bile benzemeyen bir laiklik anlayışı var burada. Fransız halkının çoğunluğunun bayıldığı De Gaulle, her Pazar kiliseye giderdi. Kimse de çıkıp ne olacak Fransız laikliğinin hali demezdi. Ama bizde bütün bunlar hep laiklikten ödün vermenin delilleri olarak algılandı.

Türkiye’deki siyasiler bizim gerçekten laik bir sisteme sahip olduğumuza inanıyorlar mı?

Aralarında inananlar var.

Türkiye’de laik bir sistem yok. Devletin dini kontrol ettiği, dini görünmez kıldığı bir sistem var. Bunun devamını neden istiyorlar?

Onu biliyorlar, ona alışmışlar, faydasını görmüşler. Bir nedeni bu. Bir de, bu laiklik anlayışından kendi kesimi için medet umanlar var. Ben bir zamanlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kalmasından yanaydım. Şimdi artık zaman içinde kaldırılabilir diyorum. Çünkü sadece Sünni Hanefi yok ki bu memlekette! Bu ne biçim laiklik? Bir kesim için devasa, çok işlevsel bir Diyanet var. Öbürlerine ise, siz ne haliniz varsa görün, siz namevcutsunuz durumu var. Demek ki, laikliğin prensip olarak öngördüğü “devletin tarafsızlığı ve inanç gruplarına karşı eşit davranması” yok burada. Sadece Sünni Hanefiler var bu ülkede. Bazıları, “bu ülkede çoğunluk Sünni Hanefidir, onlar memnun edilirse mesele yoktur” diye düşünüyorlar. Ama artık öyle olmuyor. Şimdi Alevilerin de, Sünni olup da Hanefi mezhebinden olmayanların da talepleri var.

Bu yanlış laiklik anlayışı Türkiye’yi bölmüyor mu?

Bölüyor. Bir yurttaş için en incitici şey, kaale alınmamaktır. Sen yoksun duygusu korkunçtur. Laikliğin olması için Sünni Hanefi’nin haklarının, onlarda da olması lazım. Ama bazıları, bu laiklik anlayışının Atatürk’ten neşet ettiğini düşünüyorlar. Sadakat gereği onun öngördüğünü savunuyorlar.

Bu laiklik anlayışı Atatürk’ten mi çıktı?

Hayır. Ama ordumuzun yetkin subaylarının çoğunun görüşü, laiklik anlayışının doğrudan Atatürk’ten kaynaklandığı yönünde. Size, dine bakışımıza dair bir örnek daha… Bazıları da, ‘Ezan Türkçe okunsun. Ezan Arapça okununca ben anlamıyorum’ diyor. Bunu diyenlerin çoğu zaten ezanla alakası olmayan insanlar. Ona sormak lazım. Peki sen ezanı anlasan namaza mı duracaksın?

Bu ikiyüzlülüğün nedeni ne?

Bu ikiyüzlülüğün nedeni, bizi Araplardan ayrıştırmak. Bunu söylerken, ben de Araplarla kucak kucağa olalım demiyorum ama… Birileri, Arapları sevmiyor, beğenmiyor, onları geri buluyor. “Tarihte bizi arkadan vurdular” diyor. Peki ezan Türkçe okunursa şeriat tehlikesi olmayacak mı? Aslında ezanın Türkçe okunması isteğinin ardında iki şey yatıyor. Birincisi, dünyada hiçbir Müslüman ülkeyle benzerliği olmayan Türkiye’ye özgü orijinal bir İslami anlayış tesis etmek. Dinin görünür olmasını engellemek.

Bir dinin görünür olmaması mümkün mü?

Bir dinin görünür olmaması, yok olması demektir. Bu, dinin din olmaktan çıkmasıdır. Bir televizyon programına katılmıştım. Biri, ‘benim ninem de dini bütündü. Aynı evde otururduk. Yatak odasına giderdi. Orada sessiz sedasız namazını kılardı. Hiçbirimizin namaz kıldığından haberi olmazdı. Sonra salona gelirdi. Salon nedir? O evin kamusal alanıdır.” Bunu duyduğumda, “din sosyolojinin üstatlarının kemikleri sızlıyordur” dedim. Çünkü bir dinin din olması için ritüellerin kolektif olması gerekir. Aksi takdirde bu bir inançtır, din değildir. Ezanın Türkçe olmasını istemenin ikinci nedeni de, milliyetçi tepkidir. Mesela Allah demeyip tanrı demek, dini Türkleştirmektir. Böyle bir ırkçı tutumun da etkisi var bunda.

Türkiye’de Kürtlere de eşit haklar sağlayacak “eşit vatandaşlık” tarifine de karşı çıkıyorlar. Herkese Türk denmesini istiyorlar. Niye böyle milliyetçi, dolayısıyla da bölücü ve dışlayışı bir anlayışımız var?

Burası bir ulus devlet. Ulus devlette tüm yurttaşlar eşittir. Burada da, Kürt kökenli yurttaşların hukuken eşit hakları var. Ama tek bir şartla. Kimliğini örtbas edecek, görünmez olacak. Bunu Fransa, 1789 devriminden sonra denedi, 20’inci asra kadar geldi. İlham aldığımız Fransa bile topraklarında yaşayan 16 etnik kökene kimliğini tanıdı. Dahası, en az 20 öğrenci talep ettiği takdirde, o bölgede anadilde öğretim hakkını tanıdı. Demek ki ulus devlet yaklaşımcısı olan Fransa bile kimlik olgusunu gürültüsüz, darbesiz, bombasız, copsuz halletti. Netice ne biliyor musunuz? Birçok bölgede talep bile olmadı. Önemli olan, insanların, haklarını elde edebilme imkânına sahip olduklarını bilmeleridir.

Herkese niye Türk denmesi isteniyor bizde hala?

Çünkü imparatorluk yıkıldı, paramparça edildi, Türkiye işgal gördü. Kendisinden olmayanı düşman, tehlike olarak gören bir kuşak bu devleti kurdu. Devleti kuran bu kurucu kuşağın etkisi altındayız. Oysa ne kadar enteresandır! Türkiye NATO üyesi. Sen yabancı orduların askerleriyle omuz omuza savaş yapmayı istiyorsun. Bunun için şimdi Libya’ya gidiyorsun. İngilizle, Fransızla, hatta Yunanlılarla kucak kucağa olabiliyorsun da, peki niye kendi topraklarındaki insanlarla bu kadar dertlisin? Onlarla niye kucak kucağa olmak istemiyorsun? Onlara ancak bir şartla, “kökenini unuttuğu” takdirde kucak açıyorsun?

Anayasa yoluyla Kürtlere zorla Türk olduklarını kabul ettirmeye çalışmak barış getirebilir mi bu ülkeye?

Getirmez. Getirmedi işte! Böyle bir kalıcı bir huzur ve birliktelik dünyada yok. Biz, Kürtlerin kaçıncı isyanından bahsediyoruz. Demek ki bir sükûnet dönemi oluyor ama ardından tekrar isyan oluyor. Bana birisi, “sen Türk değilsin’ dese… Korkuyorsam, bir süre için peki derim ama hiçbir zaman Türk oluşumu içimden silip atmam. Hiçbir kuvvet bana bunu empoze edemez. Ben kabul etmiyorsam, dağdaki Kürt çobanın da kabul etmediğini düşünüyorum. Bir kişinin, “ben, ben olmaktan çıktım” demesi şizofrenik bir şeydir. Zaten bunu da ancak hasta olduğu için kabul ediyordur. Başka türlü kabul edemez.

Peki bir Kürt, anayasa gereği ben Türküm diyebilir mi?

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, yurttaşıyım” der. İstenilmesi gereken de budur.

Anayasa’da herkese Türk denmesi, asimilasyon politikasının bir göstergesi değil midir?

Asimilasyoncu bir eğilimin, bir damarın Türk siyasetinde var olduğunun bir göstergesidir. “Falanca başbakan, bakan paşa da Kürt. Demek ki Kürt olmak, yükselmeye mani değil” deniyor. Ama adam Kürdüm demiyor ki, hatta, “ne alakam var?” diyor.

Türkler çok mu milliyetçi?

Türkler son otuz yılda daha milliyetçi oldular. PKK, buna çok büyük bir ivme kazandırdı. Bakın… Vatanseverlik, milli duygu ve milliyetçiliği birbirinden ayırmak lazım. Milliyetçilik, programı, çözümleri olan çok katı bir ideolojidir. “Ben varım, sen dur bakalım”cıdır. Son raddede, “sen yoksun”a da varabilir.

Irkçı mı bizim toplum?

Bazı kesimler çok dışlayıcı, hoyrat. Irkçı tohumlar yüksek burada. Ama bir devlet politikası ve ideoloji halinde değil bu.

Anayasa maddesiyle herkese Türk demek ve onun kimliğini görünmez kılmak ırkçı bir politika değil midir?

Hiçbir sosyal ve politik hadisenin tek boyutu yoktur. Ama toplumun tüm fertlerini tekdüzeleştirmek sonuç itibarıyla ırkçı bir politikaya götürür. Bu ülkede herkes muzdarip. Kürtler de, Türkler de mutsuz. Türk olmadığı halde ne mutlu Türküm diye bağırmak zorunda olan Kürtler büsbütün mutsuz. Bunu söylemek istemiyorlar diye küsen, kızan, öfkelenen, endişe duyan Türkler var. Rahatsız bir toplum bu. Ama ben gene de iyimserim.

Niye? Bu sorunu çözecek cesur siyasetçilerimiz mi var bizim?

Hayır. Bu sorun toplum katında halledilecek. Bu sorunun halli için “din kardeşliği” çok iyi bir faktör. Varoşlarda insanlar arasında etnik çatışma yok. Çünkü bunlar Müslüman. Din kardeşliği çok önemli. Türkiye’yi yumuşatıcı bir faktör bu. Ben, muktedir olsam, Türkiye’nin sosyal psikolojisi açısından bu din kardeşliğini promote etmeye çalışırım, laiklikten sapmadan böyle bir açılımı desteklerim. Zaten AKP’nin Kürtlerden de oy almasının nedeni bu. Çünkü halk dindar. Başbakan, “ben Rizeliyim. Eşim Siirtli” diyor ve anlayan anlıyor. Aslında din kardeşliğine vurgu yapıyor. Kürtlerden de Türklerden de oy alıyor.

Yarın:
Niye bülünme ve şeriat korkusu bitmiyor?
Türk ve Kürt olarak bu ülke şiddete eğilimli mi?
Tek millet laflarını neden seviyoruz?
Kim Türk?
Bir kesimin niye İslam’la problemi var?

http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-nur-vergin-kurt-sorununu-din-kardesligi.htm#

]]>
Tevfik İzmirli – Ayhan Çarkın içini döktü: “Demek ki insan değilmişim bu güne kadar..” /2011/03/tevfik-izmirli-ayhan-carkin-icini-doktu-demek-ki-insan-degilmisim-bu-gune-kadar/ Sun, 27 Mar 2011 15:03:15 +0000 /?p=16629 Merhabalar,

Gündemin ilk sırasını Libya olayları işgal ediyor.

Bu yüzden, Susurluk hükümlüsü, eski Özel Harekat polisi Ayhan Çarkın’ın açıklamaları gölgede kaldı, hak ettiği ilgiyi çekemedi.

Çarkın, kızı ile birlikte İstanbul’daki Nevruz kutlamalarına katılmış ve orada gazeteciler tarafından farkedilmesi üzerine “Sevdiğim iki Abdullah var.. Biri Abdullah Çatlı’ydı, diğeri de Abdullah Öcalan” sözleriyle başların kendisine dönmesine sebep olmuştu.

Gerçekten de Abdullah Çatlı’ya yakınlık duyan bir insanın Abdullah Öcalan hakkında böyle ifadeler kullanması başlı başına bir haberdi.

Bu haberlerin üzerine 22 Mart Salı akşamı, Cüneyt Özdemir CNN Türk’deki 5N1K programına kendisini görüntülü bağlantıyla konuk etti. Gayet ilginç bir söyleşi izledik.

CNN Türk’ün WEB sitesine bu programın tamamı henüz konulmamış. Google’dan arandığında, söyleşinin bölük pörçük de olsa değişik kısımlarına ulaşılabiliyor.

Şu iki videoyu sırayla izlerseniz, söyleşinin tamamına yakınını izlemiş olursunuz:


1. Video
2. Video

En aşağıda da 26 Mart tarihli Taraf gazetesinde yayımlanan, gözaltına alınmadan önce verdiği, son röportajını da göreceksiniz.

Bu televizyon programından sonra BDP’liler Çarkın’ın devlet tarafından koruma altına alınmasını talep ettiler.
Ardından İstanbul Özel Yetkili Savcılığı Çarkın hakkında yakalama kararı çıkarttı. Çarkın Organize Suçlar Şubesi’ne getirildi. Sonra savcılık sorgusu başladı. On saat sürdü. Savcılık tarafından 26 Mart Cumartesi akşamı tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildi. Gece yarısından sonra mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

Çarkın’ın söyledikleri açık. Kulak verildiğinde, ne demek istediği tam olarak anlaşılıyor.
Çarkın, gerek Susurluk kazası ile ortalığa saçılan sürecin ve gerekse daha geniş anlamda Güney Doğu’da yaşananların bir ‘Yanlış Savaş’ olduğuna kanaat getirmiş. Kendisi gibi devlet görevlilerinin kullanıldığına, işin arkasında bambaşka hesaplar, danışıklı dövüşler bulunduğuna inanıyor. Kürtlerin de, Türklerin de, militanların da polis ve askerlerimizin de bu karanlık hesaplar uğruna harcandıklarını söylüyor. “Bu kanı döken, döktüren devletten başkası değil” diyor.

Çarkın, Em. Koramiral Atilla Kıyat’ın daha önce söylemiş olduklarını doğrulamış oldu.
Atilla Kıyat da “İnfaz emirlerini veren yetkililer ortaya çıkıp konuşsunlar. Hiç bir genç subay emir almadan, kendi kafasına göre “Şu adamı öldüreyim de vatan kurtulsun, demez” demişti.
Şimdi de Çarkın o emirleri almış ve uygulamış bir devlet görevlisi olarak aynı talepte bulunuyor. İlk defa tetiği çekenlerden birisinin bu kadar açık ifadelerle konuştuğuna şahit oluyoruz. Fark burada yatıyor..
Çarkın, siyasi ve idari amirlerinin ortaya çıkmalarını, kendisi ile yüzleşmelerini talep ediyor. “Tetiği çeken katil benim.. Bize bu emirleri verenler çıksın ortaya bizimle yüzleşsinler” diyor. ‘Devlet adına işlenen cinayetlerin hesabı sorulsun, devlet bu çirkeften arındırılsın’ diyen herkesin kulak vermesi gereken laflar ediyor..

Benim izlenimim o ki, Çarkın gerçekten açık ve içten konuşuyor.
Vicdanı artık taşımaktan yorulduğu bir yükü yere indiriyor, gibi.. Bazı ifadeleri Susurluk ile Ergenekon’un aynı kirli oyunun parçaları olabileceğini düşündürüyor. ‘Adapazarı üçgeni’ sorulduğunda, “Türkiye’nin üçgeni hiç bitmez, bugün de Heron’lar..” diyerek Heronların düşürülmesini istedikleri iddia edilen subaylara göndermede bulunuyor… Bu da ilginç..

Operasyonlarda öldürdükleri kişi sayısı ile operasyon sonrasında tutulan zabıtlarda yazılı olan sayıların değişik olduğunu, ölü ele geçirilenlerin bir kısmının önceden öldürülüp o çatışmada öldürülmüş gibi gösterildiğini anlatıyor.

Devrin Başbakan’ı Tansu Çiller’den Mehmet Ağar’a, Mehmet Eymür’e kadar isimleri açıkça telaffuz ediyor. Öldürme emirlerinin resmi olarak verildiğini açıklıyor.

‘PKK Destekçilerini temizleme’ kılıfı ile bizlere alenen cinayetler işletildi, bizleri aldatmış oldular, biz devlete hizmet ediyoruz diyerek adam öldürdük, meğerse kullanılmışız. Sadece Kürtler ölmedi. Aynı oyunun içinde pek çok Polisi de katlettiler. Tüm öldürülen Polislerin dosyaları tekrar açılsın. Bu işlerin diğer ucunda uyuşturucu rantı dahil bambaşka hesaplar var” şeklinde konuşuyor.

Hakikatın ortaya çıkması için bildiği her şeyi anlatacağına şerefi ve namusu üzerine yemin ediyor.

Şu ifadeler Ayhan Çarkın’ın ağzından:
Cüneyt Özdemir’in “Her polis bir değil, sizleri hakim önüne çıkaranlar da polisti” şeklindeki ‘meslek gurubunu temize çıkartma’ sorusu üzerine, ‘Sen öyle zannet, yargılanmamız dahil hepsi göstermelikti’ anlamı taşıyan şu sözleri de düşündürücü:
“Bize verilen dört yıllık hapis cezası ceza mıydı? Yaptıklarımızın karşılığı ya müebbeddi ya idamdı.”

Cüneyt Özdemir’in “Yıllarca sustuktan sonra neden bugün bu kadar net ve açık konuşmaya başladınız?” sorusu üzerine söyledikleri:
“Demek ki insan değilmişim bu güne kadar. Demek ki içimde kalan bir tane, birazcık bir insanlık varmış demek.. Allah da söylettiriyor.. Denk getiriyor. Yani artık bir şekilde ya ölümüm yaklaştı ya da bir mükafat ya da bir şey olacak..”

Çarkın, ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ nun bir an önce kurulmasını talep ediyor. Böyle bir komisyon kurulduğu takdirde herkesle yüzleşmek istediğini belirtiyor.

Saygılarımla,

Tevfik İzmirli

TARAF’dan Mehmet Baransu’nun röportajı:

Ayhan Çarkın. Eski bir özel harekâtçı. Susurluk’ta bir mercedesin kamyona çarpmasıyla ilk kez adı duyuldu. Devlet adına cinayet işleyen derin devletin tetikçisi olarak yargılandı. Ceza alınca memurluktan atıldı. Cezaevinden çıktıktan sonra Kumkapı sahilde bir baraka içerisinde, sahilde yürüyüş yapanlara çay satarak geçimini sürdürmeye başladı. Newroz’a, ailesiyle birlikte katılması ve ardından çıktığı programlarda Susurluk dönemiyle ilgili çarpıcı açıklamalarla yeniden Türkiye’nin gündemine geldi. Dün İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Organize Şubesi ekiplerince gözaltına alınan Ayhan Çarkın, son röportajını Taraf ’la yaptı. İşte “kullanıldım” diyen Çarkın’ın açıklamaları…

Önce Diyarbakır günlerinizden başlayalım. Orada ne zaman görev yaptınız?

1986-1990 yıllarında. Özel harekâtın ilk giden grubuyduk. Sonra ikinci grup geldi. İbrahim Şahin’in grubu. Onlar özel harekâtı bozdular. Diyarbakır’da görev yaptığım dönemde, kamuflajla evime gidiyordum. Lojmanımız yoktu. Kirada oturuyorduk. Halkın içerisinde. Bize hiç tepki yoktu.

Diyarbakır’da neler yaşandı da, devlete tepki duymayan halk, daha sonra devletten korkar oldu?

Biz jandarmanın uygulamalarına o dönem karşı çıkıyorduk. Köylere giriyorlardı, infazlar. Özel harekâtçı olarak jandarmanın yaptığı uygulamaları yapmıyorduk. Halka çok işkence yapıldı. Diyarbakır Cezaevi’nde bok yedirdiler halka.

Hepsini asker mi yaptı? Polis bu işlerin içerisinde yok muydu?

Diyarbakır Cezaevi’nin hemen yanındaydı şubelerimiz. Cezaevi, yanında siyasi şube, istihbarat vardı. Hanefi Avcı istihbarattaydı. İstihbarat dediğin işkence yapıyordu. Siyasi şubedeydi. Cezaevi duvarıyla yan yanaydı şubesi. Onun yanında da bizim şube vardı. Cezaevi koridorundan adamlar içeri alınıyor, işkence yapılıyordu. Necdet Menzir o dönem orada müdürdü. Cezaevinden gelen çığlıkları şimdi duyuyorum ben. Kahkaha atıyorlardı.

İtirafçı müessesi de Avcı’nın döneminde başladı sanırım…

İtirafçıları kullanan, onlara operasyon yaptıran da bunlar. Kendi işlerini temizlettiler itirafçılara… Hizbullah diyorlar. Ne Hizbullah’ı, hepsini bunlar yaptı. Dönemimizde Hizbullah falan yoktu. Ne olduysa 1990’dan sonra oldu. Ben de 1990’da İstanbul’a geldim. Operasyon timindeydik. 13 kişiydik. Bütün örgütlerin operasyonuna biz giderdik. Bize adresleri gösteriyorlardı. Operasyon yapıyorduk.

İlk yaptığınız operasyonu hatırlıyor musunuz?

Unutmadım ki. İlk olay TİKKO operasyonuydu. Kemal Yazar. Yaralı ele geçirdik. Ben vurdum. Dursun Karataş Cezaevi’nden firar ettirildi, ondan sonra başladı her şey.

Bahçelievler çatışmasında da siz vardınız sanırım…

Evet. O çatışma 3,5 saat sürdü. Hatta iki tane kadın vardı. Onları aldık. Ben orada üç tane de polis vurdum. Çünkü orada iki çocuk vardı. İçerdekilerle konuştuk. Bir şey yapmayacağız çocuğu ve kadını bırakın diye. Bana inandılar. Çocukları bıraktılar. O arada bizimkiler ateş etmeye kalktılar. Kollarından vurdum.

Dev-Sol’un başına geçeceği söylenen Sinan Kukul ve Sabahat Karataş’ın infazı da derin devletin örgüte yön verme operasyonu muydu?

Sinan Kukul başına geçecekti, ondan öldürüldü. Bunu kime soracaklar. Fikret Işıkkaralar. Bu işleri en iyi bilen o. Dev-Sol masasının başındaydı.

Peki Bedri Yağan operasyonu. Çatışma demişlerdi ama ‘Mösyö’ kitabımda adli tıp raporlarını yayımladım. Kafalarına sıkılarak öldürüldükleri ortaya çıktı.

Bedri Yağan operasyonunda ben başka yerdeydim. Olay yerine gittiğimde bitmişti herşey. Hatta iki tane çocuk vardı. Sağ kurtulmuşlardı çatışmadan. İçeri dahi girmedim. İki çocuğu dışarıda alan kişi benim. O olay infazdı.

Dursun Karataş nasıl kurtuldu?

Karataş o operasyonlardan anlaşarak kurtuldu. Sonra ona polisleri taratma işlerini yaptırdılar. O dönemin bütün polis istihbarat ve MİT yetkililerinin alınması sorgulanması lazım.

Devlet mi polisleri tarattı?

Kağıthane’de beş polis öldürüldü. Çırpıcı deresinde, Şehremini’de, her yerde polis öldürüldü. Polislerin ölümünden sonra bize operasyon yaptırdılar. Dursun Karataş cezaevinden firar ettirildikten sonra her şey başladı. Böyle vatan sevgisi olmaz olsun. Terörü de kendi üretiyor, kahramanını da. Kaç tane polis öldü. Şimdi bunların hepsi ortaya çıkmalı. Ekip otolarını tarattırdılar. Hepsini bunlar yaptı.

Siz olayların neresindeydiniz?

Bizim katıldığımız operasyonlar ortada. Vurduklarımızı söylüyoruz. Hanefi Avcı sinyal kaydırma yapıyordu. Sinyal kaydırma dediğin nedir biliyor musun? Biz şimdi ikimiz burada bir ağaç keseceğiz. Ağaç kesmeye gidiyoruz. Ama oraya gittiğinde bir bakıyorsun ağaç kesilmiş. Sen artık ortasındasın. Bu Topal (Ömür Lütfi Topal) meselesinde falan biliyorsunuz. Bütün telefon dökümleri önümüze geldi. Orası bizim çalıştığımız alandı. Abdullah Çatlı’nın arkadaşı olduğum için bizi de kattılar.

Olayların bazıları sizin üzerinize bilerek mi yıkıldı yani?

Bir tane olay olsa kendimizi savunuruz. Bir operasyona gidiyorsun. Silahlı çatışma çıkmış. Belki üç kişi çatışmış. Ama işi bitiriyorsun, bir bakıyorsun kağıt imzalatılıyor. On bir kişinin ismi yazılmış. İmzanı atıyorsun. Sonra diyorlar “aferin oğlum devam et” sonra bir bakıyorsun birinden 10, birinden 20, derken 80 mermi çıkmış. Sonra gel Ayhan Çarkın ifadeye.

Müdürler imzalamıyorlar mıydı, olay tutanak raporlarını?

Bizim müdürlerden imzalayan da var imzalamayan da. Kim hesap verecek? İbrahim Şahin mi verecek? Adamda bilmem ne hastalığı çıkmış yırtmaya çalışıyor. Mehmet Ağar’ı, Hanefi Avcı’yı dışarıda bırakan devlet, devlet değildir. Tetiği kim düşürdü, kim çekti? Ayhan Çarkın. Suçlu o. Emir verenler nerede? Mehmet Ağar, Susurluk döneminde beni ve Oğuz Yorulmaz’ı Ankara’ya çağırdı. “Aman dikkatli olun” falan. Ben, Oğuz’a “Ne diyor bu” dedim. “Aman paralar ile ev almayın. Paranızı dikkatli harcayın.” O ara Oğuz ile göz göze geldim. “Paraları yurt dışına transfer edin” falan. Kullanıldığımızı o gün anladım. Paramız yoktu çünkü. Bak bu siyasi şubede patlayan bomba vardı. Ben oradan kurtuldum. Tüp şeklinde bomba vardı.

17 Mart 1992 tarihinde siyasi şubede patlayan tüp olayını kastediyorsunuz anladığım kadarıyla. 3 kişi ölmüş, 19 kişi yaralanmıştı.

Beş kişi öldü. Bunlar yerleştirdi. Ben eve doğru çıktım. Çocuğumla ilgili bir sorun vardı. Sonra bomba patladı. Televizyonda alt yazı geçiyor. Ayhan Çarkın öldü diye. Kriminal laboratuarında bugün bu olay sorgulansa iş ortaya çıkar. Diyorlar ki bu bombayı itinalı şekilde içi su dolu tanka koyup imha edin. Ama nedense biri oraya bırakıyor. Şimdi altına bomba koyan zihniyetle nasıl hesaplaşacaksın.

Sizi birileri yok etmek mi istedi…

O tüp gaz meselesinde bizi yok etmek istediler. Muhsin Bozok, Ankara Siyasi Şube’de. Onun alınması lazım. Fikret Işıkkaralar, Şakir diye bir Başkomiser vardı. Bunların alınması lazım. Ercüment Yılmaz bu olaylara en çok karşı çıkan kişiydi. Ona komünist dediler.

Perpa çatışmasında neler oldu?

Perpa’da o kızı vuran Ayhan Özkan’dı. Ona kızı ben verdim. Buna dikkat et başına bir şey gelmesin diye. Kız orada çalışan biriydi. Hatta orada ölenlerden bir çocuk daha vardı. O da suçsuz olabilir. Kızın cenazesini memleketine göndertmemişlerdi.

Ömer Lütfi Topal cinayeti de sizin üzerinize yıkılan bir cinayet miydi?

Topal olayında bir tane Başkomiser tozlu raflara girmiş de Abdullah Çatlı’nın orta parmağının orta bilmem neyinde bulmuş da. Bütün dünyada parmak izi var bu adamın. İnterpol tarafından aranıyor. Montaj. Biri o parmak izini monte etti. Sonra hep birlikte bizi aldılar. Topal olayında kimse gelmesin üstüme, özel mahkeme kurulsun Topal meselesi için. Topal olayını size söylemem. Adalet varsa konuşuruz. O dönem niye konuşmadın diyorlar. Niye konuşayım?

Neden konuşmaya karar verdiniz?

Balyoz Davası’nda 161 subay tutuklandı. ‘Hah adalet böyle olur’ dedim. O gün kapının kapandığına yeni kapının açıldığına karar verdim. “Savcılar olayları çözecekler” dedim. Bir de İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin görevinden alındı. ‘Tamamdır’ dedim. Artık konuşabilirim. Susurluk’u kimler kapattı? Susurluk soruşturmasını yürüten Aykut Cengiz Engin’di. Şimdi karşı karşıya gelelim. O kapattı. Sedat Karagül vardı hâkim. Metin Çetinbaş vardı. Bunlar kapattı. Yargıtay Başkanı Sabih Kanadoğlu’na söyledim. Böyle yargılama mı olur?

Gazi olayında da isminiz geçti, sonra yalan olduğu ortaya çıktı?

Gazi olaylarını Erzincan’dan çıkartırsınız. İlhan Cihaner dosyasına bakın. Aynı orası gibi. Orada Başbağlar’ı da görürsünüz. Gazi’de beni yüz defa teşhise götürdüler. Ben yapanları biliyorum. Bizim bildiğimiz, Hüseyin Kocadağ olayları durdurdu. Oradaki kanı engelledi. Bu işlerden hesap soracağı zaman götürüldü. Gazi olaylarının iç yüzünü biliyordu. Necdet Menzir’le ters düştü. Kavga etti. Asala dosyasını niye açmıyorsunuz. Arşivlere girsenize. Büyük elçilerimizi kim öldürdü?

Kim öldürdü?

Çatlı bu Ermeni meselesinde kullanıldığını anladı. Bizim büyükelçilerimizi öldürenler yine bunlardır. Bu Dağlık Karabağ’a kadar uzanıyor. Orada da bir Ergenekon var. Ermenilere saldırıyoruz değil mi? Bir katliam yapıp fotoğraflarını çektin mi iş Ermeniye kalır. Çiller döneminde bu adama her türlü yetki verildi. Her türlü pasaport verildi. Bu arşivlerde var. Mesut Yılmaz diyor ki “12 Martta ne oldu açıklayamam, devlet sırrı.” Ne devlet sırrı. Siyasilerin de içinde olduğu bir şebeke bunlar. Ben Mehmet Ağar’la adalet huzurunda yüz yüze konuşmak istiyorum. Herkes gelecek oraya.. Burada ben haklıyım demiyorum. Katil mi istiyorsun? Burada, ben katilim. Ama bir sürü namussuzun dosyasını yanıma koymuşlar. Adam burada (İstanbul) katliam yapıyor. Sahte belgeyle, kadrosu Diyarbakır’da.

Kim bu kişi, hangi katliam?

Ayhan Akça. Hangi olay olduğunu mahkemede söylerim. Onu orada söylerim. Bu olay ortaya çıkar. Sonra Hizbullah operasyonu oldu İstanbul’da. Allah korudu, ben orada yoktum. Velioğlu’nun ölü ele geçirildiğin söylenen operasyon. Ona çatışma mı diyorsun. Ne çatışması. Git bilirkişilere nerede çatışma olmuş, nerede infaz olmuş ortaya çıkar. Çatışma falan olmadı orada. Yedi günde Susurluk’u, derin devleti, infazları anlatıp bitireceğim. Aylarca konuşmayacağım. Neyi yaşadıysam kimlerle yaşadıysam anlatacağım savcılara.

Susurluk olayına gelecek olursak, kazayı nasıl öğrendiniz?

Çatlı’nın öldüğünü telefon ile öğrendim. Sedat Bucak’ın hanımının korumasıydım. İstanbul’a geliyordum. Galiba Yaşar Okuyan haber vermiş. Çatlı, Okuyan ile konuşurdu. Ama onun için hiç iyi şeyler düşünmezdi. Ankara Balgat’ta onunla görüşürdü. Ankara’dan İstanbul’a yola çıktım. Telefon gelince Susurluk’a gittim. Morgda Çatlı’yı gördüm. Sonra arabaya baktım, ona baktım. Dedim bu işte ihanet var. Mahkemeye çağıracaklar beni. Kimsenin bilmediği kimsenin tahmin etmediği bir şey çıkacak.

Ne çıkacak?

Herkes o kazanın nasıl olduğunu görecek. Kaydı var. Arena programında bir foto çıkmıştı. Geri çektiler o fotoyu. O fotoyu kim çektiyse cinayeti o işledi. Abdullah Çatlı devletle anlaşma yaptı. Haluk Kırcı’nın idamını engelledi. Mesut Yılmaz’la anlaşma yaptı. Mesut Yılmaz tarafından da çok ciddi ihanete uğramıştır Abdullah Çatlı. Ben bu konuları mahkeme aşamasında anlatacağım. Çatlı istihbaratta kullanıldığını anladı. Bunların yüzünü gördü. Özellikle Mehmet Eymür’ün yüzünü gördü.

Susurluk’ta kaybolan meşhur bir çanta hikâyesi var. Ne vardı o çantada?

O çantanın özelliği yok. Herkes bir şey almış. Kimi defter, kimi çanta almış. Ama bende olan hiç kimsede yok. Yakında göreceksiniz. Adalete anlatacağım. Beni çağıracaklar, “Susurluk’u anlatın” diyecekler. “Buyurun beyefendi” diyeceğim, Susurluk. Buyurun seyredin. Adalet huzurunda anlatacağım. Oradaki resmi görürsen herşeyi anlarsın.

http://www.taraf.com.tr/haber/bazi-buyukelcileri-bizimkiler-vurdu.htm

]]>
Tevfik İzmirli – George Friedman’dan bir analiz: Mısır, İsrail ve Stratejik Bir Yeniden Değerlendirme..” /2011/02/george-friedman-misir-israil/ Sat, 12 Feb 2011 17:57:14 +0000 /?p=15255
Merhabalar,

Mısır olaylarını izlemeyenimiz yoktur. Orta Doğu’da olup bitenlerin yorumlarını başta Amerikalılar olmak üzere batılı yorumculardan dinlemenin ne kadar – en azından – gereksiz olduğunu tekrar görmüş olduk. Kendi bölgemizde, Amerikalı gözüyle ya da bölgede çeşitli çıkarları olan Avrupalıların gözüyle bakarak öğreneceğimiz – anlayacağımız bir nokta yok. Türkiye ham haberlerden kendi analizini kendi yapmalı.. Nitekim artık bunu yapabiliyoruz..

Batılıların oryantalist paradigmalı gözlüğü, ya bölgedeki kendi çıkarlarını ya da aynı bağlamda İsrail’in çıkarlarını öne alıyor. Bunları ibretle okuyoruz. Sonuç çıkartmayı kendi hakkımız olarak elde tuttuğumuz sürece okumakta, bilmekte tabi ki fayda var.

STRATFOR’un, 8 Şubat, 2011’de, üyelerine George Friedman imzası ile yolladığı, ‘Mısır, İsrail ve Stratejik Bir Yeniden Değerlendirme’ – ‘Egypt, Israel and a Strategic Reconsideration’ – başlıklı yazının serbest bir tercümesini, bu çerçevede sunuyorum.

Yazının orjinaline buradan ulaşılabilir.


MISIR, İSRAİL ve STRATEJİK BİR YENİDEN DEĞERLENDİRME

Mısır olayları İsrail’i boydan boya sarsan sok dalgaları yollamış bulunuyor. 1978 Camp David Antlaşması, o günden beri İsrail açısından milli güvenliğin temelini oluşturmaktaydı. Camp David öncesi, İsrail’in komşularıyla giriştiği dört savaşın üç tanesi, İsrail bakımından felaketle sonuçlanabilmesi mümkün olan savaşlardı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarının üçünde de İsrail ordusunun mağlup olduğunu ve İsrail devletinin ortadan kalktığını öngören akla yakın senaryolar mevcuttu. 1973 Savaşında, bu senaryolardan birinin gerçekleşmekte olduğunu düşündüren bir kaç gün yaşanmıştı.

1978’den beri ise, İsrail’in var oluşu artık risk altında değildi. 1982’de Lübnan’ın işgalinde, çeşitli zamanlardaki Filistin ayaklanmalarında, Hızbullah ile 2006’da ve Gazze’de Hamas ile 2008’de yaşanan çatışmalarda, İsrail’in sadece çıkarları tehdit altındaydı, var oluşu değil. Bu ikisi arasında muazzam bir fark vardır. İsrail, 1978’den sonra, sınırdaş olduğu dört Arap devletini bölüp bunların ikisiyle etkin bir barış yaparak ve bir tanesini de nötralize ederek, jeopolitik bir hedefine ulaşmıştı. Mısır’la yapılan barış antlaşması, Negev’e ve sahil boyunca güneyden Tel Aviv’e uzanan yaklaşma hatlarına yönelik tehditi ortadan kaldırmıştı..

1994’de Ürdün’le varılan ve iki ülke arasında çoktandır var olan ilişkileri resmiyete döken antlaşma da Ürdün Nehri boyunca uzanan ve İsrail’in en uzun ve hassas sınırını oluşturan Ürdün sınırını güvenlik altına almıştı. Lübnan öyle bir durumdaydı ki oradan gelebilecek tehdit ne şekilde olursa olsun zaten sınırlıydı. Hasım olarak ortada sadece Suriye kalmıştı fakat o da İsrail’i kendi başına tehdit edemezdi. Zaten Şam daha çok Lübnan’a odaklanmış haldeydi. Filistinlilere gelirsek, İsrail’in sınırları boyunca konuşlanmış hasım askeri güçlerin yokluğunda, Filistinliler İsrail’i sadece rahatsız edebilirlerdi.. imha edemezlerdi. Son otuzüç yıldır İsrail’in varoluşu tehdit altında değildi hatta bunun lafı bile edilmiyordu.

Tarih Boyunca İsrail’e Mısır Tehditi
İsrail’in tarihi boyunca karşılaştığı meydan okumaların ağırlık merkezi her zaman Mısır olmuştur. Seksen milyonluk nüfusuyla en büyük Arap ülkesi olan Mısır en büyük orduyu ortaya sürebilen Arap ülkesidir. Daha özele inersek, Mısır bir harpte İsrail’den daha yüksek oranda bir zaiyatı emebilecek durumdaydı. Tehlike şuydu ki, Mısır ordusu İsrail ile kapışabilir, uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir çatışmada İsrail güçlerinin belini İsrail’in dayanamıyacağı oranlarda zayiat verdirerek kırabilirdi. Eğer İsrail, kuvvetlerini ve lojistik imkanlarını bölecek şekilde, aynı anda hem Suriye hem Mısır ile eş zamanlı olarak savaşmak zorunda kalsaydı, Mısır’ın kayıpları sayıca daha fazla dahi olsa, İsrail’in elindeki birlikler Mısır’dan daha önce tükenebilirdi.

İsrail açısından çözüm, 1956 ve 1967’de yaptıkları şekilde, savaşı kendi seçtikleri bir zamanda ve yerde, tercihen de sürpriz bir şekilde başlatmaktı. 1973’de olduğu gibi, bunu başaramadıklarında, İsrailliler fazla uzun sürdüremiyecekleri bir savunma harekatına ve başarısızlık ihtimali yüksek karşı taarruz harekatına zorlanabilirlerdi.

Mısır birliklerinin genellikle yetersiz eğitimleri, Mısır komuta kademesinin yetersizliği, İngiliz ve Sovyetler Birliği savaş doktrinlerinden türetilmiş ancak İsrail’in yarattığı tehdit karşısında geçersiz kalan Mısır savaş doktrini İsrail’in işine yarıyordu. 1967’de İsrail en önemli zaferini Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı kazandı. Bu zaferden sonra, Araplar ve özellikle Mısırlılar, İsrailin gözüne, ‘kültürel olarak modern bir harbi yürütecek kapasitede olmayan’ insanlar olarak görünmeye başladılar.

Bu yüzden, 1967 bozgunundan sadece altı yıl sonra, Mısırlıların Süveyş kanalını geçerek iki orduluk bir saldırı başlatmaları ve bunu Suriye’nin Golan tepelerindeki ileri harekatı ile eş zamanlı olarak koordine edebilmeleri İsrail için olağanüstü bir şok oldu. Taarruzun kendisinden daha çarpıcı olan husus Mısırlıların sergiledikleri operasyonel gizlilik ve yarattıkları sürprizin büyüklüğüydü. İsrail’in temel varsayımlarından bir tanesi, İsrail istihbaratının herhangi bir taarruz hazırlığı hakkında bol miktarda bilgi sağlayabileceğiydi. İsrail istihbaratının temel varsayımlarından bir tanesi ise, hava üstünlüğü İsrail’in elinde olduğu müddetce Mısırlıların bir taarruz başlatamayacaklarıydı. Her iki varsayım da yanlış çıktı. En önemli yanlış ise Mısır’ın kendi başına büyük ve karmaşık bir askeri harekatı koordine edemeyeceğini varsaymaktı. Savaşın sonunda İsrail Mısır’ı yendi ama 1967’de kazandıkları güveni kaybederek ve genel olarak her savaşta ama özellikle Mısır söz konusu olduğunda, konforlu varsayımlara müsaade edilemeyeceğini anlayarak.

Mısırlıların çıkardıkları dersler de oldu. En önemli ders, İsrail devletinin varlığının Mısır’ın milli menfaatlarına bir tehdit oluşturmadığıydı. İsrail yeterince geniş ve pek de yaşanır bir yer olmayan bir tampon bölgenin – Sina Yarımadası’nın – ötesindeydi. Büyük bir askeri gücü doğuya sevketmenin getirdiği ikmal zorlukları üç defa büyük yenilgilere yol açmış, bir kerelik kısmi zafer ise ikmal hatlarının en kısa olduğunda kazanılmıştı. Sina’yı almak ya da elde tutmak hem zor hem sadece büyük miktarda silah ve ikmal malzemesinin dışarıdan – Sovyetler Birliği’nden – akıtılmasıyla mümkündü. Bu, Mısır’ın Sovyet çıkarlarının rehini halinde kalması anlamını taşıyordu. Mısır, Sovyetlere olan bağımlılığından kurtulmanın, İsrail’i yenmekten daha karlı bir seçenek olduğunu anladı. Hem de bunu anında yapabilirdi.

Mısır’ın İsrail’deki çıkarlarının ihmal edilebilir olduğunun bilincine varması ve İsrail’in, kendi milli güvenliğini sağlamanın yolunun Mısır’dan gelebilecek tehditi bertaraf etmekten geçtiğinin bilincine varması, 1978’den beri süregelen bölgesel dengenin temelini oluşturuyordu. Bu denklemin dışındaki diğer faktörlerin tümü – Suriye, Hızbullah, Hamas ve diğerleri – göreceli olarak ikincil önemdeydi. Mısır’ın Sovyetler’le arasına bu stratejik mesafeyi koyabilmesini coğrafya – Sina – ve Amerikan yardımı mümkün kılmıştı. Anlaşmayı takip eden yıllarda Sovyet silahlarının yerini Amerikan silahlarının alması iki sonuç yarattı. Birincisi Mısır’ın Sovyetler’e olan bağımlılığı sona erdi. İkincisi, sürekli olarak Amerikan yedek parçalarının kesintisiz akışına bağımlı bir Mısır ordusu yaratılarak, İsrail’in güvenliği bir kat daha garanti altına alınmış oldu. Bu yedek parça akışı durduğunda Mısır ordusu felç olur.

Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek yönetimleri bu anlaşmadan tatmin olmuşlardı. Cemal Abdülnasır ile iktidara gelen nesil İsrail ile dört defa savaşmıştı ve bir savaşı daha kaldıracak halde değildi. Kendilerini 1973 Ekim’inde Süveyş’de ispat etmişlerdi ve ne tekrar savaşmaya ne de oğullarını savaşa yollamaya niyetleri yoktu. Mısır’da bir ‘refah vahası’ yaratamadılar. Ama artık her bir kaç yılda bir savaşmak zorunda olmadıkları gibi, subaylar olarak artık ‘hoş hayatlar’ sürebileceklerdi. Şu günlerde ‘yolsuzluk’ olarak kabul ettiğimiz uygulamalar o günlerde ‘İsrail’e karşı yapılan dört savaşta dökülmüş kanların mükafatı’ olarak algılanıyordu.

Mübarek ve Ordu
Ama şimdi otuzüç yıl geçmiş bulunuyor ve dünya değişmiş durumda. Savaşmış olan nesil artık çok yaşlı. Bugün Mısır ordusu Amerikalılarla birlikte eğitim yapıyor ve Mısır subayları Amerikan harp okullarından ve akademilerinden geçiyorlar. Bu subay neslinin Amerika ile yakın bağları var. Ancak aynı bağlar, bu subay nesli ile İsrail ile savaşmış İngiliz eğitimli eski nesil ve Rusya arasında mevcut değil. Çünkü Mübarek ellili altmışlı yaşlarda olan bu subay neslini üst komuta kademesinin ve kendi neslinin biriktirmiş olduğu servetin dışında bırakmaya devam ediyor. O yüzden bunlar Mübarek’in gitmesini istiyorlar.

Bu daha genç nesil için, Hüsnü Mübarek’in oğlu Cemal Mübarek’in başkanlığı babasından devir alması fikri bardağı taşıran son damla oldu. Mübarek’in görevi bırakmasını sadece oğlu ile ilgili hırslara sahip olduğundan değil aynı zamanda çeyrek asırdan fazla zamandır ülkede uyguladığı baskılar yüzünden de istiyorlardı. Mübarek ise, görevi bıraktığında onuruna ilaveten servetine de dokunulmayacağının garantisini talep ediyordu. Cemal’in başkan olmaması durumunda kimsenin sözünün bir kıymeti olamazdı. Mübarek o yüzden iktidara dört elle yapışıyordu.

Kameralar gösterileri sever. Ama gösteriler çok zaman gerçek hikayeyi anlatmazlar. Demokrasi talep eden göstericiler gerçek insanlar fakat servetten ziyade kendi refahlarıyla ilgili köylüler ve esnaflar adına konuşmuyorlar. Mısır Müslüman bir ülke olduğundan, orada bir olay cereyan ettiğinde, Batı Usame bin Ladin’in elinin varlığı ihtimalinden korkarak donup kalıyor. Müslüman Kardeşler bir zamanlar Mısır’da büyük bir güce sahipti, bir gün bu gücüne tekrar kavuşabilir, ancak şu andaki gücü eski halinin gölgesinden ibaret. Şu anda Mısır’da olup bitenler, ordunun geleceğini, dolayısı ile Mısır rejiminin kalbini hedefleyen, nesiller arası bir mücadele. Mübarek gidecek, daha genç subaylar ortaya çıkacak, anayasada bir takım ufak değişiklikler yapılacak ve hayat devam edecek.

İsrailliler kendi gönül rahatlıklarına geri dönecekler. Dönmemeleri lazım. Bir kalp krizinin ilk belirtisi genellikle ölümdür. Şanslılar için hafif bir krizi dramatik bir yaşam tarzı değişikliği takip eder. Mısır’da yaşananlar İsrail tarafından bir hafif kalp krizi olarak algılanmalı ve ucuz atlatıldığı için şükürle karşılanmalıdır.

İsrail’in Pozisyonu Hakkında Bir Yeniden Değerlendirme
1978 Antlaşmasını neden Mısır’ın milli menfaatlerine uygun bulduğumun sebeplerini verdim. Ortaya koymadığım iki sebep daha vardı. Birincisi ‘İdeoloji’. Orta Doğu’nun 1978’den önceki hakim ideolojik sesi laik ve sosyalistti. Bugün artan şekilde İslamcı. Müslüman Kardeşler bu tehditin vücut bulmuş hali olarak görünmese de, Mısır da bu eğilime karşı bağışık değil.

İkincisi de şu ki, askeri teknoloji, yetenekler ve arazi, geçen otuzüç yıl içinde Mısır’ı bir ‘savunma gücü’ haline getirmiş durumda. Askeri teknoloji ve yetenekler her iki taraf açısından da değişebilir. Mısır’ın bu savunma ağırlıklı konumu İsrail’in askeri kapasitesi ve niyetleri hakkındaki varsayımlar üzerine inşa edilmiştir. İsrail’in ideolojisi giderek militanlaştıkça ve elindeki askeri kapasite büyüdükçe, Mısır bu savunma ağırlıklı stratejik duruşunu yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Savaşı sadece babalarından dinlemiş yeni nesil subaylar ortaya çıkmaya başladıkça, savaş korkusu gitgide azalacak, şan ve şöhret arzusu artacaktır. Bunu alın, İsrail ve Mısır’daki ideoloji ile harmanlayın, değişikliği görürsünüz. Değişiklik hemen orataya çıkmaz. Zaman ister. Askeri bir değişim bir nesil alabilir. Ama bir kere rejimler değişip de harbe hazırlık kararı verildiğinde her şey değişebilir.

Bu tablodan iki nokta İsrail’i sarsmalıdır.

Birincisi, Mısır’la barışa ne kadar muhtaç oldukları. Kırk yıl önceki durumu unutmak kolaydır ama İsrail’in bugün içinde bulunduğu müreffeh halin temelinde kısmen de olsa Mısır’la yapılmış olan antlaşma yatmaktadır. İran, tamamlanma süresi devamlı ertelenen kavramsal bir bombaya sahip uzak bir soyut varlık halindedir. Halbuki Mısır, İsrail’in defalarca yenebileceği, ama yok olması için tek bir defa mağlup düşmesinin yeterli olacağı bir komşu.

İkinci ders şudur: İsrail, Mısır’da iktidar gücünün Mübarek’ten yeni nesil subaylara aktarılması ve bu subayların Mısır içindeki inanılırlıklarının muhafaza edilebilmesi için elinden geleni yapmalıdır. İsrail’in hoşuna gitse de gitmese de, Mısır’da bir İslami muhalefet vardır. Yeni nesil subayların bu muhalefeti, bir önceki neslin becerdiği gibi, kontrol altında mı tutacakları yoksa bu güce teslim olup yol mu verecekleri İsrail açısından yaşamsal önemde bir sorudur. Eğer Mısır’la olan antlaşma İsrail milli güvenliğinin temeli ise, bunun mantıklı sonucu İsrail’in bu anlaşmayı korumak için elinden gelen her şeyi yapması olur.

Bu ölümcül bir kalp krizi değildi. Hatta bir mide yanması bile olabilir. Ancak Mısır’da yaşananlar, İsrail’in stratejisinde uzun vadeli bir probleme işaret ediyor olabilirler. Mısır’daki ideolojik ve stratejik ters akıntılar karşısında, İsrail’in milli çıkarlarına uygun hareket tarzı; duruşunun ideolojik yönünü asgariye indirmek ve İsrail’in bir tehdit olarak algılanmamasını sağlamak olacaktır. Mesela Gazze’de, Hamas’ı kontrol altında tutmakla, Mısır ve İsrail ortak bir çıkarı paylaşmış olabilirler. Başa gelecek yeni subaylar da bu görüşü paylaşabilirler. Ama bu defa sokaklarda gerçekleşmeyen İslami bir ayaklanma, gelecek sefere gerçekleşebilir. O durumda, Mısır ordusu iktidarını korumak için İslamcılarla anlaşma yoluna gidebilir. Bu noktada Mısır artık çözümün bir parçası değil, problemin kendisi haline gelmiş olacaktır.

Mısır’ın bu noktaya gelmesine mani olmak askeri soğukkanlılığın bir gereğidir. Eğer İsrail milli güvenliğinin uzun vadeli ağırlık merkezi Mısır’ın en azından tarafsızlığı ise, o zaman bunu devam ettirmek için gereken herşeyi yapmak da bir askeri zorunluluktur. Bu askeri zorunluluk politika araçları eliyle yerine getirilmelidir. Bu da önceliklerin tanımlanmasını gerektirir. Gazze’nin geleceği, ya da Filistin devletinin kati sınırları, Mısır’la barışı sürdürmenin yanında ikincil konulardır. Belli bir konudaki politika, asıl stratejik hedefe ulaşmayı tehlikeye atıyorsa, hemen feda edilmelidir.

Başka türlü söyleyecek olursak, İsrail açısından en kötü durum senaryosu, Filistinlilerle kesin bir antlaşmaya varmadan Mısır ile 1978 öncesine dönüştür. Bu hal, potansiyel olarak iki cephede birden harbe giden yolu – bir de ortada ‘intifada’ olmak üzere – açabilir. Bundan kaçınmak için Mısır’ın üzerindeki ideolojik baskı hafifletilmelidir ki bu da ‘Filistinlilerle optimal şartlardan daha azına razı gelerek bir anlaşmaya varmak demektir. Bunun alternatifi halihazırdaki rotadan ayrılmamak ve İsrail’in şansını zorlamak demektir. Soru, daha büyük güvenliğin nerede olduğudur. İsrail bunun Filistinlilerle çatışmakta olduğunu varsayıyordu. Bu değerlendirme sadece Mısır tarafsız iken geçerlidir. Eğer Filistinliler üzerindeki baskı Mısır’ın istikrarını bozacak olursa, bu mantıklı bir rota olmaktan çıkar.

İsrail’de, ‘Filistinliler üzerindeki baskının kaldırılması reddedilir’ diyenler çıkacaktır. Eğer bu doğruysa, benim görüşüme göre, bu İsrail açısından bir felaketin habercisidir. Önümüzdeki yolda, ideolojik kaymalar ve İsrail’in niyetleri hakkında yeniden yapılacak değerlendirmeler, Mısır’ın politikalarında bir değişikliğe sebep olacaktır. Bunun etkin bir askeri güce dönüşmesi onlarca yıl alabilir ve ilk karşılaşmalar İsrail’in zaferiyle de sonuçlanabilir. Ama daha önce dediğim gibi, her zaman hatırlanmalıdır ki İsrail’in kaç defa galip geleceğinin bir önemi yoktur. Haritadan silinmesi için tek bir kere mağlup olması yetecektir.

Bazılarına göre bu, İsrail mümkün olduğunca güçlü kalmalı demektir. Bana göre ise İsrail ne kadar güçlü olduğunu düşünürse düşünsün, sık sık zar atmaktan kaçınmalıdır.

Mübarek’in durumu İsrail’in pozisyonu hakkında bir stratejik yeniden değerlendirmeyi gündeme getirmelidir.

http://www.stratfor.com/weekly/20110207-egypt-israel-and-strategic-reconsideration?utm_source=GWeekly&utm_medium=email&utm_campaign=110208&utm_content=readmore

]]>
Neşe Düzel Röportajı – TARAF – Tarhan Erdem: “Bizi bugün şaşırt Kemal Bey!” /2011/02/nese-duzel-roportaji/ Mon, 07 Feb 2011 20:42:22 +0000 /?p=15211 “Geldiğimde öyle bir demokrasi kuracağım ki, herkes şaşıracak, dedi. Önce önüne gelen ‘sistemi iyileştirici kanunları’ onayla ve şunları, şunları yapacağını söyle de, bizi bugün şaşırt.”

“CHP’de tek adam yönetimi var ama o da yönetemiyor. Eski partimiz, ülkede tek muhalefet partisi var dememeliyiz. Artık söylemek lazım. CHP’de liderlik sorunu var, parti yönetilemiyor.”

“Erdoğan bazı şeyleri çok doğru yapan ama bazı şeylerde de dinî nedenlerle ipin ucunu kaçıran bir adam. Ya CHP iyi yönetilmeli veya 13 Haziranda yeni demokrat bir parti kurulmalı.”


NEDEN TARHAN ERDEM
Seçimlere dört buçuk ay kaldı. AKP, oyların yüzde ellisini almayı hesaplıyor. Çok sayıda yapılan kamuoyu araştırmaları da bu yönde işaretler veriyor. AKP, bu seçimlerde sadece her iki kişiden birinin oyunu almayı hesaplamıyor, Türkiye’de başkanlık sistemine geçmeyi de planlıyor. Bunun için tartışmalar başlattı ve Başbakan Erdoğan bu tartışmaya neredeyse her gün yeni bir öneriyle katılıyor. CHP’nin ise gündemdeki konularla ilgili ne düşündüğü, seçim stratejisinin ne olduğu belli değil. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, 27 Mayıs çağrışımları yapan garip konuşmalarıyla pek demokrat görünmeyen izler bırakıyor, CHP’li milletvekilleri Mısır’dan hareketle halkı sokak sokak direnmeye çağırıyor. CHP yöneticilerinin açıklamaları birbirini tutmuyor. Partinin Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Ergenekon’un Güneydoğu kolunun yargılanması için faili meçhullerin araştırılmasını ve bir hakikatler komisyonunun kurulmasını isterken, partinin diğer tepe ismi Süheyl Batum Ergenekon sanıklarının bu seçimlerde CHP’den milletvekili adayı gösterilmesini öneriyor. CHP ne yapmak istiyor? Nasıl bir seçim stratejisi oluşturacak? Kılıçdaroğlu partiyi yönetebiliyor mu? Seçimleri kazanabilir mi? Partinin içi dağınık mı? İktidar mücadelesi var mı? Bütün bunları CHP’yi çok iyi tanıyan, yarım asır CHP üyeliği yapmış olan ve bir dönem CHP Genel Sekreterliği görevini üstlenen, son seçimlerde de kamuoyu araştırmacısı olarak Türkiye’nin nabzını en iyi tutan, köşe yazarlığını Radikal’de sürdüren, siyaset, basın ve kamuoyu araştırması alanlarının en itibarlı isimlerinden biri olan Tarhan Erdem’e sorduk.

NEŞE DÜZEL:
Son zamanlarda CHP’de, siyaset dışı bir sertleşme gözüküyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Menderes’le Başbakan Erdoğan arasında paralellikler kurarak, 27 Mayıs türü bir darbenin meşru olabileceğini ima ediyor ve CHP milletvekilleri halkı sokağa çağırıyor. Ne oluyor CHP’ye?

TARHAN ERDEM:

CHP, bütün bunları düşünüyor, taşınıyor, karar veriyor ve yapıyor değil. Öyle olsa, diyeceğim ki, madem düşünüyorlar, ileride daha iyi şeyler de düşünebilirler ve daha iyi şeyler yapabilirler. Ama öyle değil. Onlar, bu gibi şeyleri günlük yapıyorlar. Ben, Halk Partisi’ndeki son durumu, siyasette acemilik ve siyaset bilmemek olarak görüyorum.

Devleti kuran ve bu ülkeyi otuz yıl tek parti olarak yöneten CHP mi siyaset bilmiyor?

Evet, bu hale geldi maalesef, siyaset bilmiyor. CHP, halkın meseleleri konusunda ne yapması gerektiğini doğru teşhis edemiyor. Sadece milletvekili seçilmek istiyorlar. Halkla ilgisi o kadar. CHP, halkın okuluyla, suyuyla, yoluyla meşgul değil. Eğer milletvekili seçilmek için her gün köprübaşında ekmek satması gerektiğine inansa, gidip her gün köprübaşında ekmek satacak. Seçim kazanmak için ne yapması gerektiğini bilemediği için de bunları yapıyor. Seçim kazanmak için sertleşiyor.

CHP’li üyeler, Meclis Adalet Komisyonu’ndan ayrıldıktan sonra halkı sokakta direnişe çağırdılar. Adalet Komisyonu’ndan niye ayrıldılar?

“Ak Parti iktidarı halka ve siyasetçilere baskı yapıyor, milletvekillerini konuşturmuyor” mesajını halka vermek için ayrıldılar.

CHP’li üyeler Danıştay ve Yargıtay kanunlarını değiştiren tasarı hakkında Adalet Komisyonu’nda konuşturulmadılar mı?

Efendim bu gerçek değil tabii. Dört yüz sayfalık komisyon tutanağını istedim. Komisyon cuma günü toplanmış, önce Yargıtay ve Danıştay’dan gelen görevliler, ardından da Halk Partililer konuşmuş. Halk Partisi üyelerinin konuşması bitince hadise çıkmış.

Konuştuktan sonra mı?

Evet, konuştuktan sonra, “Biz ayrılıyoruz. Siz, bizi konuşturmuyorsunuz” demişler. Aynı gün Meclis’te basın toplantısı yaptılar ve “Ak Parti kendi derin devletini inşa etmiş durumdadır… Faşizmi kural haline getiren siyasi iktidarın önündeki en önemli engel yargıdır. Önce Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üye sayısını ve yapısını değiştirdi. Şimdi Danıştay ve Yargıtay’ı değiştiriyor. Ak Parti yargıyı ele geçirmeye çalışıyor” diyerek halkı sokakta direnmeye çağırdılar. Düşünebiliyor musunuz…

Neyi düşünebiliyor muyum?

Hem Danıştay ve Yargıtay Başkanları için, hem de Halk Partisi için, HSYK üyelerini 11 bin hâkimin seçmesi, HSYK’ya el koymak anlamına geliyor. Şimdi de Danıştay’da ve Yargıtay’da üye sayısının arttırılmasını ve yeni dairelerin kurulmasını istemiyorlar. Çünkü bu kurumlarda üye sayısı artınca, iyi kötü bir özgürlük oluyor. İşte buna itiraz ediyorlar. Bütün mesele bu. Halkı, bunun için sokak sokak direnişe davet ediyorlar. Mısır’daki gençler Türk gazetecilerin kendilerine uzattıkları mikrofona, “Biz Türkiye’ye benzemek istiyoruz” derken, bizimkiler de , “Biz şu anki Mısır’a benzeyelim. Biz Mübarek rejiminden daha kötü bir idare altındayız” diyorlar. ‘Baskı var şovu’na halkın itibar edeceğini ve seçimlerde CHP’nin oyunun artacağını düşünüyorlar.

CHP bir politikası olmadığı için mi sertleşiyor?

Evet, aynen öyle. Mesela yarın, çok farklı bir politika içinde de görebiliriz onları. Özellikle de Kemal Bey’i. “Geldiğim zaman öyle bir demokrasi kuracağım ki, herkes şaşıracak” dedi geçen gün. Nasıl şaşıracaksak… Önce önüne gelen sistemi iyileştirici kanunları onayla, şunları şunları yapacağını halka söyle de bizi bugün şaşırt. Halkı şaşırtmak, bunları yapmaktır. Ama onlar, yoksullukla bile ilgili doğru dürüst hiçbir şey söylemiyorlar.

Siz gerek CHP üyesi, yöneticisi olarak gerek kamuoyu araştırmacısı olarak bugüne dek pek çok seçim izlediniz…

Bana, böyle bir parti gördünüz mü diye soruyorsanız… Hayır, ben böyle parti görmedim. Hâlbuki, İsmet Paşa’nın deyimiyle başını iki elinin arasına alıp ne yapacağını düşüneceksin. CHP düşünmüyor. Parti olarak ne söyleyeceğine o gün karar veriyor. OSTİM’de patlama oluyor. Onu konuşuyor. Yarın bir yer yıkılacak. Onu konuşacak. Seçimlere dört buçuk ay kaldı, CHP’nin bir seçim stratejisi henüz yok.

AKP’nin hangi politikalarını eleştiriyor CHP?

Bütün politikalarını eleştiriyor. Hepsini eleştiriyor demek, bir manada hiçbirini eleştirmiyor demektir. Bugün söylediklerini, yarın değiştirebilir, daha ilginç geldiği takdirde tam tersini söyleyebilir. Çünkü Halk Partisi günlük yaşıyor, günlük konuşuyor. Seçime dört buçuk ay kalmış, Parti Meclisi daha bir kez toplandı. Oysa Parti Meclisi stratejiyi tasdik eder. “Kürt meselesi hakkında rapor hazırlıyoruz,” dediler.

Hazırlamıyorlar mı?

Ortada bir rapor yok. “Ekonomik ve sosyal politikalarla ilgili çalışıyoruz,” dediler. Ortada bir şey yok. Ortada, parti adına ne yapacaklarını açıklayan bir siyasi belge yok. Anayasa hazırlığı da yok. Ellerinde, Türkiye’nin ekonomik durumunu tesbit eden beş altı ay evvel hazırlanmış bir rapor var, onu okuyorlarmış. Böyle hiçbir şey yönetilemez. Böyle siyasi parti değil, şirket bile yönetilemez. Bu bir yönetim değil çünkü.

AKP, askerî vesayete göz kırpan iki yasa hazırladı. Biri Sayıştay Yasası, biri ombudsmanlık yasası. İkisinde de CHP’nin sesi çıkmadı. Hatta bir CHP’li milletvekili Sayıştay Yasası için AKP’yi eleştirenlere karşı AKP’yi savundu televizyonda. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

CHP bu işlerle meşgul değil diye yorumluyorum bunu. Çünkü sözünü ettiğiniz kanunlar tümüyle değiştirilip eskiye dönülmedi. AKP, eskiyle yeninin ortasında bir yerde kaldı. Eğer CHP bu işlerle meşgul olsaydı, demek ki o kadar değişiklik bile yapılamayacakmış. Ama CHP’de bir düzen yok. Parti bunu yapsın, şunu takip etsin, bu milletvekili şu işi üstlensin, izlesin diyen yok.

CHP’de liderlik mi yok? Kılıçdaroğlu’nun liderliğiyle mi ilgili bir sorun var sizce?

Liderliğiyle ilgili sorun var. Bunu söylemek lazım artık. Eski partimiz ve ülkede bir tek muhalefet partisi var diye düşünmemek gerekir. Açık konuşmak lazım. Halk Partisi’nin bugün bu durumda olmasının sonucunda AK Parti’nin bazı hataları ortaya konulamıyor ve halk bu hatalardan habersiz yaşıyor. Halk Partisi’nin asıl zararı budur. Ak Parti de başını almış gidiyor. Oysa iktidar partisinin yaptıklarının doğru dürüst izlenip teşhis edilmesi, neyi yanlış neyi doğru yaptığının halka söylenmesi gerekir. Halk Partisi bunu yapmıyor, Ak Parti’nin geri adımlarını bu ülkede bugün sadece bazı aydınlar, demokratlar halka söylüyor. Halk Partisi’nde, programa bağlı bir muhalefet ve tutarlılık yok. Bu olmayınca da, Ak Parti, karşısında hiçbir siyasi güç bulunmayan, bütün siyasi kararları tek başına alan bir iktidar partisi görünümünde bugün. Ortada bir Halk Partisi var ama fonksiyonu yok.

Yapmakta olduğunuz kamuoyu araştırmaları bu tabloyu yansıtıyor mu peki?

Kamuoyu yoklamalarıyla ilgili bir şey söyleyemem. Şu anda siyasi tecrübelerime dayanarak konuşuyorum. Halkın bu dağınıklığı, kararsızlığı görmemesi ve seçimlerde buna göre davranmaması mümkün değildir. Halkta, kime oy vereceği konusunda bir çaresizlik var şu anda. CHP’nin iktidara gelmesi için oy verilebilecek bir partiye dönüşmesi ve bir program ortaya koyması lazım. Muhalefetin görevi, iktidarın yaptıklarını sonradan konuşmak değildir. Hükümet bazı planlar programlar açıklıyor. Bu ülkede altı ay sonra nelerin yapılacağı belli. Ama CHP altı ay boyunca o konularda hiç konuşmuyor. İşler yapıldıktan sonra konuşuyor.

Bu dağınıklık devam ederse, CHP mevcut oylarını koruyabilir mi?

CHP, bu seçimlerde de kendisi sayesinde değil, AK Parti’den ötürü oy alacak. Seçmenin Ak Parti’yi değerlendirmesi sonucunda CHP oyunu arttıracak veya kaybedecek. Halk Partisi, şu anda iktidar olmayı isteyen bir parti görünümü vermiyor.

AKP, Kürt açılımını durdurmuş gözüküyor. CHP’nin bu konuda bir eleştirisi ya da muhalefeti var mı?

Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu “Hakikatleri soruşturma komisyonu kuralım” dedi. Kılıçdaroğlu buna hayır demedi ama tam sahiplenmedi. Bu önerinin dile getirilmesi iyiydi ama… Eğer bir parti böyle bir komisyon kurulmasını istiyorsa bugün de yapabilir bunu. Ak Parti’ye ihtiyaç yok. Eğer istenilen partilerarası bir komisyon ise, bunu Meclis Başkanı’yla gidip konuşmak, çalışmasını yapmak lazım. Ama ortada bunlar yok.

CHP, Ergenekon sanıklarının çok uzun tutuklu kaldıklarından yakınıyor. Ama 14 yıldır tutuklu olarak hapiste yatan PKK’lılar var. Onlar için seslerini çıkarmıyorlar. CHP’nin bütünlüklü bir hukuk anlayışı var mı?

Yok. Neşe Hanım kusura bakmayınız ama bazı basınımızın ve değerli hukukçularımızın Yargıtay ve Danıştay’ın daire ve üye sayısının arttırılmasıyla ilgili yazdıklarını okuduğumda fevkalade utanıyorum. Bir yerden birisinin söylemesiyle yazı yazmak çok ayıp bir şey! Ak Parti’ye karşı olmak, onun her yaptığına karşı olmak manasını alıyor bu. Düşünün bugün değiştirilen kanun, 1982-83 yılında çıkarılmış Yargıtay ve Danıştay kanunlarıdır. Hiçbir gazeteci, “Beyler, bunlar beş generalin hazırladığı kanun!” diye yazmadı. Üstelik o sırada daha Danışma Kurulu bile yoktu. Beş generalin hazırlattığı kanunu savunuyorsun. Hiç değilse çıkıp şunu söyle. “Kardeşim aynı kanunu yazalım ama bugünkü tarihle basalım” de. Bir gazeteci için 1982’de çıkmış bir kanunu savunmak ayıp değil mi?

Ayıp tabii…

Darbeciler, Danıştay’ı, 1972’de 12 Mart’tan sonra Anayasa’yı rezil ederken de mahvettiler. Danıştay’ı mahvettiler. Yoksa 12 Mart’tan önce çok güzel bir Danıştay’ımız vardı.

Kılıçdaroğlu, AKP’nin Hizbullah’la ilişkisi olduğunu iddia etti. Sonra bununla ilgili yasadışı bir kaset bulunduğunu söyledi. Sonra da bu kaseti kendisinin dinlemediğini açıkladı. Bütün bunlardan nasıl bir sonuç çıkartıyorsunuz?

Sizin soruyu sorarken çıkardığınız sonucu çıkarıyorum. Yazık bu memlekete. Bununla ana muhalefet mi yapılır?

Enflasyon son kırk yılın en düşük düzeyinde, küresel krizi iyi atlatmış gözüküyoruz, büyüme hızımız yüksek, ihracatımız atıyor. Ama bu arada cari açık da hükümeti bile endişelendirecek ölçüde tehlikeli biçimde büyüyor. CHP’nin ‘yoksullar’ dışında ekonomik bir politikası ve muhalefeti var mı bu tabloya karşı?

CHP’nin sadece ekonomi politikası değil yoksullar için de bir politikası yok ki. Yoksullukla mücadele politikası, gelir dağılımındaki adaletsizliğin azaltılması için çalışmaktır.

AKP, sağlık politikasıyla başarılı işler yapıyor ve oy alıyor bu politikayla. CHP’nin sağlık politikası nedir?

Hanımefendi Halk Partisi’nin hiçbir politikası yok. Hakikaten yok! Siz şimdi beni zorlayarak, “politikası var” dedirtemezsiniz ki bana! “Bizim 350 sayfalık parti programımız var” diye cevap verecekler. Politika, teşkilatın, tabanın katılımıyla oluşur. Bugün de geçerli olan 350 sayfalık parti programı 2008 kurultayında bir saat içinde kabul edildi. O programı, 1200 kişilik kurultayda 20 kişi bile okumamıştır. Bunların hiçbiri program falan değil. Uydur kaydır yazılmış şeyler bunlar. O programı bir kişi yazdı, bastırdı, tashihini de kendisi yaptı.

CHP’nin içinde bir bütünlük de gözükmüyor. Süheyl Batum, Balbay’la Özkan’ı aday yapabileceklerini söylüyor, ardından Gürsel Tekin onu yalanlıyor. CHP’nin içinde ne oluyor?

Halk Partisi’nde yönetimsizlik var. Açıkçası durum bu. Yönetim yok! Parti Meclisi, Genel Başkan’ın hazırladığı listeyle seçildi. Listenin içinden 17 kişi seçti Genel Başkan. Şimdi o adamların hepsi biliyor ki, tüzüğe göre Genel Başkan onları her an değiştirebilir. Bunun nesi yönetimdir? Bunların hiçbiri bir rapor yazıp Genel Başkan’ın önüne koyamıyor. Koyarsa, Genel Başkan bana yanlış yunluş bir şeyler verdi diyebilir ve yönetimden alabilir.

Tek adam yönetimini getiren tüzük değişikliğini Baykal yapmadı mı?

Kendi yönetimini güçlendirmek için, Cumhuriyet Başsavcısı’nın da yardımıyla tüzüğü değiştirdi ama o tüzüğü kullanmak ona nasip olmadı. Yoksa, eskiden merkez yönetim kurulu seçilirdi. Şimdi partide tek adam yönetimi var ama o da yönetemiyor. Ben artık, Halk Partisi’nin çağdaş, demokrat bir parti haline getirmenin mümkün olmadığına inanıyorum. 12 Haziranda seçimler yapılacak. Bizler 13 Hazirandan itibaren Halk Partisi’ni düzeltmek yerine, oturup yeni bir çağdaş, demokrat parti kurmak için uğraşmalıyız. Kurulacak böyle ciddi bir parti, altı ay sonra iktidara talip olur. Din ve vicdan hürriyeti dâhil, hak ve özgürlükleri, ileri demokrasiyi, hukuku ve laikliği savunan böyle bir partiye halk oy verir. Muhafazakârlar da oy verir.

Peki, Kılıçdaroğlu, tartışmasız biçimde kabul ettirebildi mi liderliğini CHP kadrolarına?

Hayır… 12 Hazirandaki seçime kadar kimse karşı çıkamaz ama, 13 Haziranda herkes düşünecek.

CHP’nin yeni kadrolarının performansı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Parti Meclisi ve Merkez Karar Yönetim Kurulu çok kötü. Kimin ne yapacağının belli olmadığı bir dönem bu. Normal bir demokrasideki iktidar-muhalefet mücadelesi yerine, herşeye kötü diyen negatif bir muhalefet yapılacak. Ak Parti’nin her yaptığına karşı çıkarak yapılan bu negatif muhalefet, bu ülkede gerçekten demokratik, laik bir hukuk devleti isteyenlerin elini zayıflatıyor. İçki düzenlemesine ve Kars’taki heykeli yıkmasına, dinî reflekslerle uygulamalar yapmasına ben de karşıyım. Ama 2009 yılında yürürlüğe girmiş olan Yargı Reformu Stratejik Belgesi’ne karşı olmayı, hukuk devletinin kurulmasını istememeyi anlamıyorum.

CHP’nin bir Kürt politikası var mı?

Hayır yok. Bir rapor yazıyorlar… “Bizim 1989 Kürt programımız var” diyorlar. Peki, sizin 1989 programınız var da, niçin o programdakileri takır takır söylemiyorsunuz da, tam tersini savunuyorsunuz?

CHP, AKP’yi barış aradığı için mi, yoksa barış için yeterince aktif davranmadığı için mi eleştiriyor?

Efendim, Halk Partisi’nde herkesin kendine göre bir Kürt politikası var. Kılıçdaroğlu’nun yönetimi toplayıp da ne yapacağız dediğini sanmıyorum. Ama Genel Başkan Kürt meselesine şöyle bakıyor. “Bana Kürt diyorlar. Eğer ben Kürtlerin haklarını açıkça savunmaya başlarsam, diğer oylarımı kaybederim. İyisi mi, bu konuyu tartışmaya açtırmayayım” diye düşünüyor ve Kürt kelimesini kullanmıyor. Alevilik konusunu da konuşmuyor. Aslında Halk Partisi’nin Kürt politikası yok da, sağlık politikası, konut politikası, büyük şehirler politikası mı var? Yok.

CHP, AKP’yi yeterince demokrat olamadığı için eleştirse, Kürt meselesinde, AB meselesinde, askerî vesayet konusunda daha demokrat ve radikal adımlar atmasını savunsa, seçmenlerinin desteğini kaybeder mi?

Aksine kazanır, çok kazanır. Bugün CHP’yi tutanlar, Ak Parti’yi sevmedikleri için tutuyorlar. O zaman, politikalarına inandıkları için CHP’yi tutacaklar.

CHP seçmeni ne istiyor?

Kutuplaşma o hale geldi ki sadece Ak Parti’nin gitmesini istiyor.

Kılıçdaroğlu’nun seçim çalışmalarında yalnız bırakıldığı söyleniyor. Yalnız mı Kılıçdaroğlu partisinin içinde?

Halk Partisi’nde herkes yalnız! Bir yönetim yok. Üç kişi oturup da şöyle yapalım diyemiyor.

Haziran seçimleriyle ilgili bir tahmininiz var mı?

8 Hazirana dek, bu konuda hiçbir şey söylemeyeceğim.

CHP’nin seçimi kazanması mümkün mü?

Zor görünüyor.

Türkiye’de bir parti aşırı büyüyor. Üstelik bu arada başkanlık sistemi de tartışılıyor. Ak Parti’deki büyüme devam ettiği takdirde nasıl bir politik hayat ortaya çıkacak Türkiye’de?

Ak Parti’deki büyümenin asıl sebebi, büyümenin dinamiği Halk Partisi’dir. Halk Partisi’nin bugünkü gibi devam etmesini savunmak, gerçekte Ak Parti’yi savunmak demektir ey ümmeti Muhammed diyorum ben… Bakınız… Bu seçimler çok önemli.

Hangi açıdan çok önemli?

Erdoğan’ı yalnız bırakıp bırakmayacağımıza karar veriyoruz. Seçimlerden yüzde 40’a karşı yüzde 35 oy gibi bir denge ortaya çıkarsa, bu durum insanları korkutmaz. Böyle bir denge durumunda Ak Parti gene iktidar olur ama, insanlar da rahatlar. Çünkü Erdoğan bazı şeyleri çok doğru yapan ama bazı bazı şeylerde de dinî nedenlerle ipin ucunu kaçıran bir adam. Mesela içki konusunda satış yerleriyle sunum yerlerinin birleştirilmesi ve 24 yaş sınırının getirilmesi, endişeli modernlerin endişelenmekte haklı oldukları bir karar. Dinî kuralların toplum hayatını etkilemesi, yaşam tarzımıza müdahale etmesi bakımından, Erdoğan’ın ne yapacağı belli değil. Bu nedenle ya yeni çağdaş demokrat bir parti kurulmalı, ya da eldeki ana muhalefet partisi doğru yönetilmeli.


Seçim sonuçlarıyla ilgili bugün görünen tabloyu radikal biçimde değiştirecek bir şey olabilir mi peki?

Ben hayalci bir adamım… Olabilir… Mesela hiç ümit etmediğimiz bir parti, kırk kişi bulur ve bu kırk kişi Türkiye’nin problemleriyle ilgili doğru şeyler söyler ve politikalar önerirler. Bir deklarasyonda bulunurlar. O parti seçime böyle girer. Türkiye’de bir sürü parti var. Böyle bir şeyi ya bir parti yapar ya da birkaç parti bir çatı altında biraraya gelip yaparlar. Bunu bir hayal olarak söylüyorum…


http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-tarhan-erdem-bizi-bugun-sasirt-kemal-bey.htm

]]>
NPQ’den İlber Ortaylı röportajı.. “Türkiye’nin büyük değişimi..” ve Tevfik İzmirli’den bir çift söz.. /2011/02/npqden-ilber-ortayli-roportaji/ Sun, 06 Feb 2011 19:35:39 +0000 /?p=15115

NPQ (New Perspectives Quarterly) Türkiye dergisi, son sayısında tarihçi Prof. İlber Ortaylı ile yapılan bir röportajı yayımladı. Nihal Kemaloğlu tarafından yapılan röportajı aşağıya aynen alıyorum. İnternette yayınlanmadığı için link veremiyorum. Ancak daha öncesinde değinmek istediğim iki nokta var:

Birincisi benim açımdan gayet keyifli. Benim gözümde ülkemizin akil insanları içinde apayrı bir yeri olan İlber Hoca’nın da, ‘Türkiye’nin enerjideki dışa bağımılılığı’ konusunu önümüzdeki en ciddi darboğaz olarak gördüğünü okumak, bu konuyu Enerji.. Enerji.. Enerji.. başlıklı yazısında vurgulamış bir vatandaş olarak bana keyif verdi. İlber Hoca tarafından onaylanmış olmaktan keyif duydum..

İkincisi ise dünkü yazımda dile getirdiğim şu talebimin ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. Söylediğim şuydu:

“Haddim olmayarak alimlerimizden, akademisyenlerimizden, araştırmacılarımızdan artık açık konuşmaya başlamalarını talep ediyorum.
‘O dönemde yapılmış bazı hatalar da vardı’, ‘Atatürk’de bir insandı..’ gibi üstü kapalı ifadelere paydos desinler. Dillerinin altındaki baklayı çıkartsınlar artık.. Konuya bu gözle baktığımda şunu görüyorum: Kamuoyunda gayet iyi tanınan ve inandırıcılık sahibi pek çok insanımız aslında düşündüklerini, bildiklerini söylemiyorlar. Üstü kapalı konuşmalarından, aslında pek çok konunun aslını bildiklerini anlıyorum. İlber Ortaylı Hoca’nın, Kutsal Emanetler hakkındaki “Madem millet inanmış, kurcalamayın. Bu saatten sonra karbon testi yaptırıp gerçekleri anlamanın ve bunları açıklamanın gereği yok.” tavrını Atatürkçülük hakkında sergiliyorlar.

Bir cins ‘Olayı başlatan ben olmayayım, neme lazım..” tavrı. Fakat alimlerimiz bu işi hızla ve kapsamlı şekilde ele almadıkça gelişme son derece yavaş oluyor. Olmuyor değil, ancak çok yavaş oluyor.”

Aşağıda okuyacağınız röportajında, bakın ne diyor İlber Hoca:

“Cumhuriyetin iki kırılma noktasından bahsedersek; birincisi bugün de gündemin başına yerleşen Kürt sorunu diyebilir miyiz?
Denilebilir. Çünkü bu mesele zaten kaç asırdır gidiyor. Cumhuriyet ne demiş Kürtler için, “bir okul açacağız Türkçe öğreteceğiz”. Dediği buydu. Bu olmadı, yani okul açamadık. Açılan okul yetmedi ya da.”

Şimdi, İlber Hoca’nın şu yukarıdaki ifadesini okuyan ne öğrenmiş olacak? Şunları: “Cumhuriyetimiz, bizim cici devletimiz, aslında iyi niyetle Kürtleri okutmaya çalışmıştır. Ama ne yapsın, okul açamamış, ya da açmış da yeteri kadar açamamış.

İlahi! İlber Hoca, Atatürk devrinin resmi politikasının ‘Kürtleri okutmamak, tahsilden mahrum bırakmak’ olduğunu bilmez mi? Bunun, varlığı resmi belgelerle ispat edilmiş bir gerçek olduğunu bilmemesine imkan var mıdır?

İlber Hoca, böyle konuşarak kendisine tarihçiden öte bir rol biçmiş olmuyor mu? Yani ‘gerçekleri bilme devrini arkada bırakmış, artık o gerçeklerden ne kadarının halka ne zaman söyleneceğine de karar verme yetkisi almış’ bir ‘Sansürcü alim baba’ rolü..

İlber Hoca, haddim olmayarak benim gözümde de, tarihçiden öteye bir alim. Hem de sadece yazdığı eserlerle değil, genel kültürü ile, görgüsü ile, bugüne ve geleceğe ışık tutabilen sentezleri ile, gerçek bir alim. ‘Kronoloji bilmeyi tarihçilik olarak anlayan’, ‘Hangi sultanın kaçıncı oğlunun lalasının adı neydi? gibi soruların cevabını ezbere verebilen ama taşralı – yerel kafa yapısını aşamamış’ tarihçilerle mukayese bile edilemiyecek bir seviyede. Ama işte görüyoruz.. Bu seviyedeki bir alimimiz dahi konu Atatürk’e gelince gerçeklerin üzerinden nasıl yumuşakça geçiveriyor..

İşte bu konuyu da ilginç buldum, ama keyif aldığımı söyleyemiyeceğim..


R Ö P O R T A J

Nihal Kemaloğlu:
Dış basında Türkiye’den, büyüyen ekonomisi ve toplumsal dinamizmiyle XXI. yüzyılın yükselen ülkelerinden biri olarak söz ediliyor. Siz de Türkiye’yi böyle değerlendiriyor musunuz? XXI. yüzyılda değişen ve büyüyen bir Türkiye görüyor musunuz?

İlber Ortaylı:

Türkiye iki önemli şeyi gerçekleştirdi. Birincisi nüfusun dengeli büyümesidir. Nüfusun dengeli büyümesi sağlandı ve üstelik üçüncü dünya ülkelerinden farklı olarak, her şeye rağmen yaygın eğitim verilebiliyor. Daha iyi eğitim veren ülkelere bakıldığında; Batı’da, Avrupa’da eğitimin giderek niteliksizleştiği açıkça görülür. Hatta ben Avrupa’da eğitimin çöktüğünü düşünüyorum. Nüfusun artması ve eğitimin toplumsallaşması Türkiye’nin üniversal ölçekte gelişme ve büyümesinde önemli güçleri olacaktır. Öte yandan da Avrupa’yı sosyal ve ekonomik manada zor zamanlar beklemektedir; toplumun yenilenmesi durmuştur.
Avrupa, XIX. yüzyılın, evrensel uygarlığın değerlerini yaratan geliştiren Avrupası değildir; bu vasıflarını kaybetmiştir.
Eğitimi ve nüfusu gerileyen, sanayileşmesi çözülen, bütçe kısıntılarıyla boğuşan Avrupa XIX. yüzyıldaki beşeriyet tarihi alanındaki üstünlüğünü XX. yüzyılda muhafaza edememiştir ve bu yüzyıla da yorgun ve yaşlı girmiştir. Türkiye ise bilhassa yüksek tahsilde kısmen Amerikan yöntemlerini takip etti bu yöntemler de yararlı oldu.
Üretim yapan bir ülkeyiz ve son otuz senedir o üretimin dış pazarlara da çıkması söz konusu oldu.
Bu arada da “sübvansiyoncu politikaları kaldıracağız” diye tarım öldürüldü; hayvancılık da öyle. Acısını çekeceğimiz şimdiden belli.
Asıl önemlisi her zaman her ülke için geçerli olan üniversal problem enerji. Bunu çözemiyoruz. O yüzden Türkiye ne söylese boş. Yetersiz, hâlâ enerjide dışa bağımlı ve enerji politikaları, stratejileri oturmamış bir ülke. Artık nükleer enerji konusunda ciddi planlar yapıp karar vermesi lazım. Türkiye’nin halledemediği meseledir enerji problemi. Bu, kalkınma için çok mühim bir sorun ama maalesef devamlı bocalama halinde. Hükümet gündeme getirdiği enerji politikalarını, stratejilerini yürürlüğe koyamıyor ve hiç kuşkunuz olmasın enerji, Türkiye için bu yüzyılın temel sorunlarından biri olacak.
Kalkınan ve ekonomisi büyüyen bir ülkenin “güçlü” olması için enerji meselesini halletmiş olması gerekir. Bu iktidar da özellikle enerji konusunda, daha öncekiler gibi devamlı bir kararsızlık içinde.
Diğer yandan kentleşen bir ülke var karşımızda. Kentleşme ve büyük şehirlere göç sürüyor.
Tabii bunun nedenleri ve sonuçlarına etraflıca bakmak lazım. Türkiye, kentlerde bu milli arazi meselesini çözmeli. Yani kamu arazisi, hazine arazisi diye bir şey olmaz. İnsanlar geliyor, gecekonduya yerleşiyor. Gecekondular eskisi gibi sevimli değil; bildiğiniz çirkin binalar kuruyorlar; depreme de aykırı. Köyler de terk ediliyor. Sosyolojide öğretildiği gibi, köylerin nüfusu çok artmış da, arazi kalmamış… Mesele öyle değil. Araziden ve ziraattan yaka silkmeye başlayan bir köylü sınıfı kente atıyor kendini. Adamın maaşı yok, işi yok, sorunca da anlatıyor, “Köyde bizim yerimiz vardı” diyor.
Şimdi rakamlar veriyorlar. Bir takım akıl hocaları var. Bunlar sağdan soldan, partiden kişiler. İşte yüzde ikiye inmeliymiş köylü nüfusu; abuk subuk, “niye?” diye sorulması gereken afaki laflar. Türkiye”de artık topraksız köylünün değil, ekim yapmak istemeyen köylünün kendi yurdundan kaçışı söz konusu. Bakıyorsun elektriği, suyu, altyapısı, bağlantısı olan, hatta vilayet merkezine banliyö kadar yakın olan köyler var ve kalkıyor gidiyor. Tek adam kalmıyor köyde. Yani bunlar hoş şeyler değil. Mesela Erzincan’ın bir kısmı böyle. Sivas boşalmış vaziyette ve Sivas’ın her boşalan köyü de verimsiz falan değildir yani. Üstelik Sivas eski Sivas da değil; elektriği var suyu var.
GAP arazisi doğru dürüst nemalandırılamadı. Bizim oraya nüfus yerleştirmemiz lazım; mesela Ahıska Türkleri gibi, Doğu Türkistan’dan gelecek olan insanlar gibi. Bütün bunlan hesaba katmamız lazım. Demek ki iki meselede fazla gürültüye hiç gerek yok: Enerji politikamız muallakta kalmıştır. Tarım arazilerimiz sallantıdadır.

Nüfusun artmasını da önemsiyorsunuz.

Gelişip küreye giriyorsunuz. Çok verimli bir nüfusumuz var, aşırı bir patlama yok. Üç çocuk olmasa çöker, o doğru fakat onu telafi edebileceğin bir kalıp var. Dünyada Amerika ve İsrail’den sorıra üçüncü geliriz. İkincisi de kent arazisinin kullanılmasını halletmemiz lazım. Üçüncüsü ve en önemlisi bu enerji meselesini çözmemiz lazım. Bunların üzerinde durulmuyor; ama sonra çıkar kokusu.

Cumhuriyet Osmanlı’dan alınan modernleşme sürecini sürdürdü. Bu modernleşme projesi büyük kazanımlarına rağmen nerelerde başarısızlığa uğradı?

Açıkçası bir Cumhuriyet tipi yaratamadık; yani Cumhuriyet kendi adamını yetiştirememiştir. Atatürk bazı örnekler ortaya koydu ama arkadan gelenler bunu sürdüremedi. Kendine Cumhuriyetçi diyenler de dahil olmak üzere Cumhuriyet tipi inşa edilemedi ve elbette bu maarifleşmeyle ilgili bir meseleydi. Yürütemedik. Çünkü istenen altyapılar kurulamadı. Kurulamayınca bu saatten sonra nasıl kurulur; ben bilemiyorum ve kimse de bilmiyor. Cumhuriyetin sübvansiyonu falan şimdi artık olmaz.

Cumhuriyet, herkese doğru dürüst müzik öğretmedi, doğru dürüst müzik eğitimi yoktu okullarda. Hiçbir zaman yoktu. O eğitimi almayan adam da operaya ne kadar gider yani, değil mi? Ben hatırlıyorum, bizim Atatürk Lisesi’nde soprano getirdik. Her şey tamam; biri çıktı ve ”Ya Nezahat Bayram dururken bu ne falan?” diye başladı. Cumhuriyet kendi adamını yetiştiremedi ve hakikaten bu, tamamen maarifleşmeyle ilgili bir meseledir.

Cumhuriyet herkesi Türk yapmak istedi. Bu Türk yapma işi, mesela Sırp Sloven Krallığı’nın Sırp yapma ihtiyacı, Bulgar Krallığı’nın Bulgar yapma ihtiyacı gibi veya Helenler’in Helenizm düşkünlüğü gibi değildi. Kültürel bir Türkçülükle yetiniliyordu. Yani Türkçe bileceksin, Türkçe okuyup yazacaksın; hedef bu olacaktı. Ama bu Türklük, Fransa Anayasası’ndaki gibiydi. Irkını karıştırmıyordu. Hukuki bir statüydü. Diğer yandan, 1924 Anayasası mükemmel dili ve felsefesiyle takdire şayan bir anayasaydı. Orada Türkler denildiği zaman, ırkçı manada değil, vatandaşlık anlamında Türkler’i kast ediyordu.

Türkiye°nin şanssızlığı 1924 Anayası’na sahip olmamaktan ileri gelir. Demokratik bir metindi, güzel maddeleriyle yeni müesseseler getiriyordu. Daha sonra yapılan bol anayasalarla bu işin tadını kaçırdık.

Cumhuriyet”in başında var olan etnik sorun bugün bambaşka bir hal aldı ve milletlerarası bir probleme döndü. Taviz verilmeden çözülmesi gerek.

Demokrasinin kurumları yerleşti mi?

Türkiye çok partili hayata geçeli elli küsur yıl oldu ama çoğulcu demokrasinin toplumsal örgütlenme ve işleyişine geçtiği söylenemez. Nepotizm, hemşericilik, yerelcilik gibi eski hastalıkların yanında yeni sapmalar da demokrasi mekanizmasını sıkıntıya sokuyor. Tarihimizdeki askeri darbeler siyasetin değişimine ayak uyduramayan siyasi ve idari kadroların ortak hatalarından kaynaklandı. Mesela 1960 darbesinde iktidar ve muhalefetin çok partili hayata geçişteki aşırı ve çiğ siyasetinin rolü büyüktü.

Son anayasa değişikliği referandumuyla birlikte askeri vesayet döneminin bittiği ve Türkiye’nin sivilleşip demokratikleştiği görüşüne katılıyor musunuz?

Valla onu bilmem ama daha henüz siyaset ve hukuk kültürünün uzlaşma kurumları, kontrat kurumları oturmadı. Türkler’in akit kurumları noter akitleriyle sınırlıdır. Hukuk kültürümüz o kadardır. Yine de demokratik hukuk sistemine bir şekilde geçilmiştir; ancak bunu zedeleme gayretleri vardır. Hukuk dışı ihlaller vardır. Bunun sarsıntısı daha devam eder. Önlemenin imkânı da yoktur. Bugünkü Fransa’da bile bu ihlallere rastlarsınız.
Ayrıca öyle gelişmiş bir cemiyet yapısı yok. Bu geliştirilemediği için de bir takım ifade grupları ve aile-okul gibi ikincil gruplar çok zayıf.
Türkiye”de yüzelli yıldır devam eden kabuk değişim süreci hareket halindedir; artık bir sanayi ülkesi oldu. Kırsal nüfus hızla azalıyor. Toplumsal dinamizmi çok yüksek bir ülke ama bizim hayatımız, bir toplumun hayatı için henüz çok kısa bir süre sayılır. Bazı toplurnlar çok daha büyük sarsıntılarla ve çok daha büyük bedeller ödeyerek bu süreçleri aşıyorlar. Türkiye toplumu kabuk değişimini gayet pragmatist biçimde gerçekleştiriyor.


Cumhuriyetin iki kırılma noktasından bahsedersek; birincisi bugün de gündemin başına yerleşen Kürt sorunu diyebilir miyiz?

Denilebilir. Çünkü bu mesele zaten kaç asırdır gidiyor. Cumhuriyet ne demiş Kürtler için, “bir okul açacağız Türkçe öğreteceğiz”. Dediği buydu. Bu olmadı, yani okul açamadık. Açılan okul yetmedi ya da.
Peki, alternatif olarak ne geliştirdi o arkadaşlar; bir de ona bakalım. Bundan memnun olmayan arkadaşın projesi nedir? Çünkü kendisi bir alternatif kurar memnun olmayan adam. Bu hep böyledir; Avusturya İmparatorluğu’nun milletleri böyle yapmıştır, Rusya İmparatorluğu’nun milletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan milletleri böyle yapmışur. Bu okulu beğenmiyorsunuz da sizin alternatifıniz nedir, neydi ve ne yaptınız? Onlara sorulur. Küçük bir model olarak, bunun alternatifinin ne olduğunu söylemesi lazım memnun olmayanların.

İkinci kırılma noktası İslam..

O çok açıktır. Cumhuriyet irticadan çekinmiştir. Menemen hadisesindeki tepkiler bunu göstermiştir. Ama şimdi zamanlar değişti. Türkiye üreten kapitalist sistem içine yerleşti; dünyayla kuvvetli, ticari, finansal bağları var ve mahiyeti değişen bir ülke. Bizim gibi ülkelerde hiçbir zaman ekstrem akımların taraftar bulması ve idareyi ele geçiren insanların bile uç hareketler göstermesi mümkün değil. Konsensüs içinde olmak zorunda. Ayrıca bakmak lazım, bu memleketin fundamentalist insanları İran’daki gibi bir zümre yetiştirmişler mi diye. Cumhu-
riyet, laik olduğunu söylüyor, tabii İslam dininde kurum olarak laiklik olmaz. Ama koymuş ve bunu tatbik etmiş.

Sekiz yıldır iktidarda olan AKP döneminde Anadolu kökenli yeni bir sermaye yapılanması ortaya çıktı. Zenginleşen bu kesime muhafazakâr burjuvalar diyebilir miyiz? Yani modern şehirli bir yaşam var mı karşımızda?

Bu meselelerde ben bir ‘alternatif’ ararım; işte şimdi ‘Beyaz Türk’ tartışılıyor. Yani mevcut burjuvazinin yaşam ve kültür biçimini beğenmiyorlar. Tamam, zatıâlinizin alternatifi nedir? Ortada çok makbul bir alternatif yok. Mesela bayağı tutucu bir Yahudi kültürü vardır; bağnazdır ama geçemezsiniz de. Bu bir kültürdür, bunun okulu vardır, edebiyatı vardır, yaşam tarzı vardır, sevsen de sevmesen de bir zenginliği vardır. İçinde bulundugu laik kültüre entegre olan bir Yahudi kültürü vardır ama öbür taraf bir alternatif koymuştur ortaya. Burada ne alternatif var? Ben Beyaz Türkler içinde de, mesela böyle derinlikli adamlar göremiyorum. Aşırı dindar ama bir zenginliği olan adam da görmüyorum. Yani niçin “yobaz” diye nitelendirilen adam “opus dei” kalitesinde olmasın? Adamın ne dediği belli: Buradan memnun degil, olmak zorunda da değil. Ama demokrasi varsa herkes mecbur bir şekilde çalıp oynamaya, yaşamaya, gezmeye.
Muhteva fakirliğinin aksine bir zenginlik yok. Ben niye karşımda bir kasabalı insan göreyim ki; kasabalılığını da yitirmiş üstelik. Bir İspanya’daki gibi “opus dei” niçin görmeyeyim? Derinlik olarak, renk olarak yok ki böyle bir şey.
O alternatifle çıkan adam bir zenginlik getirir. Beğenmeyen adam bir muhteva getirmek zorundadır. Yani bunun alternatifi Amerika’ya gidip okumak değildir. Gidersin de, bu kültürel derinlik, üniversalize zenginleşme ve estetik rafinman getirmez. Demokrasi, çalışan, üreten ve
bunun kahrını sıkıntısını beraber çeken herkesin keyfini çıkarmak istediği bir rejimdir.
Muhafazakârlar da artık zıvanadan çıkmaya başladılar. Kötü bir tabir belki ama onlar da nihayet tabiatın hükmünü tatbik ediyorlar. Bütün sorun onu tatbik ederken belirgin kalıplara ve kurallara uymaktır. O da Meclis’ten çıkmaz, kanun toplumdan çıkar, yani onun kendine göre bir ananesi, bir kuralı vardır. Zannetmiyorum ki gerçek ananeyi bilmeyenler tatbik edebilsinler.
Dine ait muhafazakârlık olmaz, din herkes için geçerlidir ve sınırlayıcı kuralları vardır, Hıristiyan dini bazı yönlerden Yahudilik ve Müslümanlıktan daha katıdır.
Türkiye tüketim devrimi yapıyor, herkes yaşamak istiyor; yiyecek, içecekle birlikte pahalı gömlek ve elbiseler giyecek.

Zenginleşiyoruz, GSMH artıyor ama beraber yaşamanın demokratik değerlerini çoğaltamıyoruz. Hatta içe kapanmalar artıyor. Gettolaşmanın başladığı konuşuluyor; bir takım insan hakları ve özgürlüklerin karşılığı da yok. Ekonomik olarak gelişen bir ülkede birbirini kucaklayan bir toplum yapısı göremiyoruz.

Yalnız şunu unutma, dünyadaki kutuplaşma ve dengesizlik o derece derin ki, “zenginleşiyoruz” diye bu tarafın, rahat, mesela Amerikalıların üst orta sınifi gibi olması mümkün değil. Yani gelişmiş ülkelerin arasında yer almak, bazı rakamlar ve üretimle mümkün ama vazgeçilmez bir yerde değilsin. Çok önemli ve bunu bilmek lazım. Bununla birlikte gündelik siyasete de bunu mal etmek doğru değil. Çünkü bunun arkasında en azından Türkiye’nin İkinci Cihan Harbi’nden sonraki hamleleri ve bütün iki asrımız vardır.

AKP”nin referandum sonuçlarını milli burjuva devrimi olarak değerlendiren aydınlarımız oldu, siz ne dersiniz?

Hayır, öyle bir şey yok. Dünya öyle değil bir kere; XVIII. veya XIX’uncu asırda değiliz. O devri geçtik; bundan sonra da öyle bir şey olmaz. Bu bir nevi elit sirkülasyonudur, dolaşımıdır. Ne kadar dolaşır, nasıl dolaşır, herkes dolaştığı civara ve çepere iyi oturur mu; bunları göreceğiz. Yani “milli sermaye, millileşme”; boş şeyler onlar. Dünyadaki hareketler o devri geçmişir. İşe artık o kavramlarla bakılmaz.

AKP iktidarıyla birlikte devletin geleneksel elit kadrosunun da değişime uğradığı ve Rumeli kökenli Cumhuriyet”ten Anadolu kökenli Cumhuriyet’e geçtiğimizi söyleyenler var.

Göçün üzerinden doksan sene kadar geçti. Yani ondan sonraki göç değil, ilticadır. İkinci Cihan Harbi civarındaki göçler, ilticadır. Can pazarından ya da komünizmden kurtulan bir takım guruplardır. Bunların sayıları az değildi. Mesela İkinci Cihan Harbi’nden hemen sonra Bulgaristan’dan iltica edenlerin sayısı ikiyüz bindi. Sonra Özal zamanında bir üçyüz bin daha geldi aynı yerden ama başka yer yok artık. Bunlar çok büyük rakamlar değil bugünün Türkiye’si için. İltica edenler, başka türlü değerler ve tutunma peşindedir; yani siyasi iktidarın kavgasını yapmazlar. Yani Türkiye’nin asıl coğrafya rekabetinin doğduğu göç bundan doksan sene evvel bitmiştir. Doksan senedir artık kaçıncı nesil yetişti… Kalıntıları vardır ama.

Türkiye’nin hızlı kentleşmesi beraberinde kent kültürü de yarattı mı?

Bir kent kültürümüz var. Mesela İstanbul, müthiş bir atılım yaptı, ama İzmir altyapısı olmasına rağmen o derece eğilim gösteremedi, çünkü iktisaden de gelişemiyor. Ankara maalesef bütün sübvansiyon ve aşılamalara rağmen aşı tutmadı. Yani 60’lardaki parlaklık; hava kirlenmesiydi, siyasi kirlenmeydi, bitti. Yani insanlar kaçti, kadrolar kaçtı, kurumlar battı. Bilmiyorum, başka neresi çıkabilir? Ama İstanbul gidiyor. Gösterdiği gelişme çarpıklıklarına rağmen… Çok büyük, bu aşırı yığılma Batı kentlerinde olmaz. Yani ondört milyon nüfus olmaz. Olursa – yalnız şöyle bir şey var – inanılmaz pislikler olur: merkezdeki güzelim binaların biraz ötesinde kanunsuzluk diz boyudur ve pis binalar vardır. Güney Amerika’da sokakta kaybolmasın diye turist gruplarına ip bağlayıp gezdiriyorlarmış; kesilmez, kopmaz bir ip. Rezalet yani. Teneke mahalleleri. Hiçbir belediye hizmeti yok. İstanbul öyle bir şehir değil; onu halledebiliyor.

]]>
Prof. Yahya Tezel: “Bu gidişle CHP’ye oy veremeyeceğim galiba. Çünkü..” /2011/01/bu-gidisle-chp%e2%80%99ye-oy-veremeyecegim-galiba-cunku/ Fri, 07 Jan 2011 16:44:11 +0000 /?p=13089 “CHP, Türkiye siyasetinde padişahlık geleneğinin devamlılık ekseni üstündedir.”

“CHP, ağırlıklı olarak bir “paşazadeler” partisi gibi görünüyor bana.”

“Osman Korutürk’ün Türkiye’nin dış politikası, dünyada uluslar arası ilişkiler düzeni hakkındaki görüşlerini ifade ettiği bir kitabını bilen var mı?”

“Peki, aramızda İkinci Faik Öztrak’ın dünya görüşünü, siyasi tercihlerini, bu görüş ve tercihlerle ilişkili iktisatçılığını ifade ettiği, yazdığı çizdiği herhangi bir kitabını, makalesini, konferansını bilen, okumuş dinlemiş olan var mı?”

“Adam kayırmacılıkla siyasete paraşütle gökten indirilmiş olmanın Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki en çarpıcı örneği Bülent Ecevit’in kendisidir.”

“Bülent Ecevit’in önce Ankara Hukuk sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki öğrenciliği iyi gitmedi. Gelini Rahşan Ecevit’in kendisiyle iyi geçinmemesi sonucunda oğlu Bülent Ecevit’le de mesafeli bir ilişki sürdürmüş olan annesi Nazlı Ecevit, 1970li yıllarda Bülent Ecevit’in çocukluğu ve gençliği ile ilgili gazetede yayınlanan ve Bülent Ecevit’in müdahalesi ile durdurulan anılarında Bülent Ecevit’in özellikle üniversitede öğrenme ve başarı zorlukları yaşadığını anlatmıştı. İsmet İnönü üniversite’de zorluk çeken Ecevit’in imdadına onu Londra’daki Türk Büyükelçiliğine basın müşaviri olarak atayarak yetişti.”


Bu gidişle CHP’ye oy veremeyeceğim galiba. Çünkü..

Türkiye’yi gözlemleyerek, içinde yaşayarak, anlamağa çalışarak, bana göre “daha iyi bir Türkiye” olması için benim yapabileceğimi, elimden geldiği kadar yapmaya çalışarak 69 yaşına geldim. İnşaallah sağlıklı olarak bir süre daha yaşarım. Burada yaşamayı kendim seçtim. Türkiye dışına yerleşme fırsatı iki kere ciddi olarak önüme geldiği halde Türkiye’de yaşamayı, yaşlanmayı ve ölmeyi tercih ettim. Memnunum. Bu benim “kader”imdi ve şikâyetçi değilim.

Çocukluğumdan bu güne kadar, beni önemli ölçüde “solcu” yapan bir algılamam ve itirazım oldu. Bu algılama ve itiraz nedeni, bazı insanların, babalarından, ailelerinden ötürü hak etmedikleri bir kayrılma ile yaşamaları durumu idi. Üniversite’deki hocalıktan ülkenin başbakanlığına kadar kamusal alana ait ve liyakat ve ehliyetle tahsis edilmesi gereken birçok mansıp ve makamın, adeta arka plandaki bir görünmez eller mekanizması tarafından birilerine madalya gibi verilmesi beni hep rahatsız etti hep. Çok ciddi bir “haksız rekabet “ vardı. Osmanlı’nın kapılanma kurumu, kapılanma kültürü Cumhuriyetin içinde devam etmişti. Enderun, Harbiye ve Mülkiye’de yetiştirildikten sonra Padişah kapısında kapılananlar, sosyolojik statüsü köle, uşak ve aristokrat melezi olan bir “yönetici sınıf”ı oluşturmuşlardı. Kendilerine ulufe gibi verilen mansıplarla ve makamlarla Padişah’a şahsi itaat yemini ile hizmet edenler devletin kendilerine emanet edilmiş olduğunu vehmederlerdi. Arkaik bir dünya tasarımı içinde kendi meşruiyetlerine inanırlardı. Bu sınıfa Cumhuriyetin başlangıçta mütevazı kökenli olsalar da hızla kendini Cumhuriyetin sahibi sanma kuruntusu ile yaşayan yeni aile kadroları eklenmişti. Öztrak’lar, Öymenler gibi.

Ben sosyolojik olarak bu sınıftan değildim.

Babam, babası ayakkabıcılık yapan bir Trabzonlu idi. Muhacerette (1915) 10 yaşında okuldan ayrılmış Rus işgalinden kaçarken anasız babasız kalmış sonra da okuyamamıştı. Şoförlük yaparak çalışmaya başlamış sonra yedek parçacı olarak ticarete atılmıştı. Annemin babası ve annesi köy kökenliydi. Muhacerette annemin babası ölmüştü. 1968’lere kadar yaşamış ve ondan çok şey öğrendiğim anneannem ümmi idi. Annem hafız olmuş, yeni yazıyı halk mektebinde öğrenmişti. Ben farklı olan bir “askeriye” yani ayrıcalıklı “devlet görevlileri” sınıfının varlığını ilkokul yıllarımda, ama özellikle 1952’de TED Ankara Koleji’nde yatılı öğrenci olduktan sonra ayırt ettim. Kendi sınıfsal statümü, kimliğimi bilinçlendirmeğe başladım. Mülkiye’deki hocalık hayatım ve 1976’dan sonra CHP’de çalışmam ve CHP’yi içinden, perdenin arkasından bir miktar görme fırsatı bulmam bunu iyice netleştirdi. Konu zihnimde berraklaştı. Bu sınıf bilinci siyasi tercihlerimi de etkiledi. Yaşama tarzımı en iyi koruyabilecek bir tarihi kimliğe sahip gibi görünse de, sınıfsal nedenlerle CHP’den rahatsız olmaya başladım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son kurultayda Parti üst yönetimi için kendi kadrosunu oluşturması ile birlikte bu rahatsızlığım şiddetli bir şekilde arttı. CHP’yi yeniden, sosyal demokrat bir parti gibi değil, İkinci Abdulhamid’in mabeyin kapısında yaşayanlar partisi gibi algıladım. Gürsel Tekin gibi birkaç kişinin oluşturduğu farklılığa rağmen, CHP, ağırlıklı olarak bir “paşazadeler” partisi gibi görünüyor bana.

Birkaç örnek verelim. Gülsüm Bilgehan hanımefendi, ki gerçekten büyükannesi Mevhibe Hanım gibi hanımefendi bir insan olduğunu hissediyorum, İsmet İnönü’nün torunu olduğu için siyasette bulunuyor. Prof. Dr. Hurşit Güneş Bey, kendisi siyasete babasının verdiği soyadı ile değil bileğinin gücüyle girmiş Turan Güneş’in oğlu olduğu için siyasette bulunuyor. Arasının iyi olmadığı söylenilen eniştesi Prof. Dr. Sencer Ayata da, aynı Turan Güneş’in damadı olduğu için siyasette bulunuyor. Faik Öztrak, Mülkiye Mezunu ve Atatürk ve İnönü dönemlerinde milletvekilliği, TBMM Başkanvekilliği ve Dâhiliye Vekilliği yapmış olan dedesi Faik Öztrak’ın torunu ve Babasının oğlu olduğu ve Öztrak soyadını taşıdığı için gene İçişleri Bakanlığı yapmış olan Orhan Öztrak’ın oğlu ve gene taşıdıkları soyadlarından ötürü TRT Genel Müdürlüğü yapmış Adnan Öztrak’ın ve Devlet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış İlhan Öztrak’ın yeğeni olduğu için siyasette bulunuyor. Faik Öztrak’ın muhteşem bir soyadı var. Öztrak’lar, akraba oldukları Göle’ler ve İnan’larla birlikte Ankara’nın perde arkasındaki iktidar oyunlarının en güçlü aile ağlarından birini oluşturuyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin üst lider kadrosuna taşıdığı çok ilginç bir başka Osmanlı’yı Cumhuriyet’e bağlayan quasi-aristokratik ailenin çocuğu da Osman Korutürk. Osman Korutürk, İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden olup Cumhuriyet’in kurucu kadrosunda da yer almış Salah Cimcoz’un torunu ve Cumhuriyet’in altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün oğludur. Dışişlerinde kendi bileğinin hakkı ile kariyer yapmış olsa da, Türkiye’nin dış politikası ile ilgili kamuya yansımış herhangi bir analizi, fikri olmayıp, siyasete getirilişinde siyasi faaliyetlerinin rol oynadığının söylenmesi imkânsız gibidir.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin üst yönetimine taşıdığı kadroda örneği arttırılabilecek bu arkadaşların sınıfsal ortak özellikleri çarpıcıdır. Bu çarpıcı özellik CHP liderini “solda” değil, Ankara’nın perde arkasındaki iktidar yapılarında, devleti özellikle 1960’dan sonra, “babasının tapulu malı gibi” kendine ait bir yapılanma olarak algılamış ve “fıstık gibi” kullanabilmiş belirli bir iyi aileler ağı ve bu ağın iç içe olduğu devlet geleneğine dayandığı için “sağda” konumlandırmaktadır.

Bu süreçteki asıl garabet, Osman Korutürk gibi birçok insanın, üyesi olmadıkları bir partinin genel başkan yardımcısı yapılmalarıdır. Bir diplomatın çok iyi bir teknisyen olduğu varsayılıp bir CHP hükümetinde dış işleri bakanı yapılması belki makul, “normal” görülebilir. Ama hiçbir siyasi kimliği, deneyimi, iddiası olmayan Osman Korutürk bir CHP hükümetinde dış işleri bakanı değil, düne kadar üyesi olmadığı Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkan yardımcısı yapılmıştır. Açıktır ki bir partinin genel başkan yardımcılığı, bir genel başkanın danışmanlığından farklıdır. Bu örnekte Osman Korutürk genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na dış politika danışmanı olarak atanmamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’ne dış politika konularından sorumlu genel başkan yardımcısı olarak atanmıştır. Şimdi sormak gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi devlet dairesi midir? Bir siyasi parti nedir? Bir siyasi parti teşkilatı ile mesela Maliye Bakanlığı teşkilatı arasında bir fark var mıdır? Varsa nedir? Bir siyasi partiye müsteşar ya da genel müdür atanır gibi genel başkan yardımcısı, genel sekreter atanır mı? Dünyanın hangi demokrasisinde buna benzer bir saçmalık görülmüştür?

CHP tarihinde kurultay delegelerinin bu kadar saçmalık karşısında bu kadar sessiz kaldıkları, siyasi basiretin bu kadar buharlaşıp uçtuğu, adı parti olan bir yapının siyaseti bu kadar yerin dibine gömdüğü bir başka kurultay hatırlamıyorum.

Bu durum nasıl açıklanabilir? Ne olmuştur? Nasıl olmuştur? Siyaset bilimi doçentliği yapmış bir Deniz Baykal sadece “kaset şoku”ndan ötürü mü bu gelişmeler karşısında sessiz kalmıştır? Örgüt örgüt diye diye ömrümü CHP’de tüketmiş bir Önder Sav’ın, önce en yüksek perdeden siyasi parti olmanın ne anlama geldiğine dair bir dersi Kılıçdaroğlu’na veriyor muş gibi yapıp sonra aniden tamamen seyirci rolüne geçmesi nasıl açıklanabilir? Bunca yılın CHP teşkilatının sorumluluğunu taşıyan parti yöneticileri ve Kurultay delegeleri tanımadıkları kişilerin, teknisyen meknisyen değil, doğrudan doğruya genel başkan yardımcısı olarak kendilerini yönetmek gibi tepeden indirilip tayin edilmesini nasıl olağan bir olay gibi görmüş, nasıl hazmetmişlerdir? Cumhuriyet Halk Partisi’nde teşkilat içinde çalışmayanlar, teşkilatı tanımayanlar, teşkilat tarafından tanınmayanlar, partili olmamış insanlar kadrosu Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetimini nasıl devralmışlardır? Bu sadece ve sadece bir iyi düşünülmemiş tüzük değişikliğinin yarattığı öngörülmemiş bir boşluğa yol açmasının seçimlere gidildiği bir süreçte, seçim kazanma sözü veren bir kendisi fazla sınanmamış bir genel başkanın tekerine çomak sokmamak endişesi ile insanların sessiz kalmaları şeklinde açıklanabilir mi? Sanmıyorum.

Bir demokraside bir siyasi partinin lideri, değil seçim zaferi cennet vaat etse dahi, o partinin üyesi olmamış, o partinin kadrolarının tanımadığı ve o partinin kadrolarını tanımayan bir “takımı” gökten zembille indirir gibi o partinin yönetimine getiremez. Eğer böyle bir şey oluyor ise o yapı bir demokrasinin yapısı değildir ve bir siyasi parti değildir.

Bir insanın bir siyasi partinin genel başkan yardımcısı olabilmesi için, o partiye üye olmuş olması, yıllarca başka partililerle çalışmış olması, öteki partililerin onu onun öteki partilileri tanımış olması, partililerin onda güvenilirlik ve liderlik vasıfları görmüş olmaları gerekmez mi? Partililerin tanımadığı ve partilileri tanımayan bir insanın bir siyasi partinin genel başkan yardımcısı seçilmesi nasıl açıklanabilir? Bundan daha büyük saçmalık olabilir mi? Güzellik yarışması mı yoksa parti meclisi seçimi mi yapıldı CHP kurultayında? Bir partinin genel kurulu, nasıl ve hangi hakla siyasi yöneticilerinin seçimini bir genel başkanın tek seçiciliğine bırakabilir? Ve nasıl bir dünyada bir genel başkan partisine üye olmamış, partilileri tanımayan ve partililerin tanımadığı çok büyük olasılıkla kendisinin de tanımadığı, iyi tanımadığı birilerini beğenip getirip o partililerin tepesine parti yöneticisi olarak koyabilir? Nedir bu? Yeniçeri Ocağı’nda bile Ağa yapılmanın bir raconu vardı? Yeniçeriler “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” diyebiliyorlardı.

Nereden nereye geldi CHP?
Tek Parti diktatörlüğünden gelmiş bir İsmet İnönü bile 1950 sonrasında partisini temsil ilkelerine dikkat ederek yönetti. 1950’li yılların CHP’si bile Kurultaylarında partili olma bilincine sahip insanların kurultay yaptıkları bir parti idi. Deniz Baykal ve Önder Sav, siz nasıl bir yapılanma yarattınız adına parti denilen? Enkazı altında kaldığınız bir yıkımın tarihi sorumluluğunu nasıl taşıyacaksınız? İleride eğer bu olan bitenlerin tarihi yazılırsa ne denecek Cumhuriyet Halk Partisi geleneğinde yaptığınız tahribat hakkında?

Bu yapılanmada beni asıl rahatsız eden, bu tür sosyolojik yapısı kapı kulu ile güya aristokrasi melezi olan, sınıfsal konumları nedeni ile cımbızla seçilir gibi CHP’nin üst yönetimine taşınan, sonra da devletin üst yönetimine taşınmak istenilen bu kadronun ciddi bir “hakkaniyetsiz rekabet” meselesi yaratmasının ötesinde, büyük bir siyasi etkililik riski de yaratmasıdır. Ehliyet, zekâ ve karakterin sınandığı uzun siyasi ayıklama süreçlerinden geçmeden aniden tepeye taşınmış bir siyasetçi kadrosunda kalitesizlik problemi nasıl çözülebilir ki?

Beni rahatsız eden üçüncü husus ise şudur. Bir genel başkanın, son gelişmelerde olduğu gibi, daha önce birlikte çalışarak tanıma fırsatı bulmadığı ve birbirini de tanımayan kendi parti kadrolarının da tanımadığını bir “beyzade” ve güya “teknisyen”ler heyetini ani bir şekilde sahneye çıkartması, bu “beyzade” güya “teknisyen” heyetin şekillendiği bir başka mutfağı gerektirir. Böyle süreçlerin olmazsa olmaz perde arkası mekanizmaları, ilişki ağları vardır. Ben Kemal Kılıçdaroğlu ile Osman Korutürk’ün eskiye inen bir tanışıklığı olmadığından eminim. Gene mesela Osman Korutürk ile mesela Sencer Ayata’nın da eskiye inen bir tanışıklıkları olmadığından eminim. Ve merak ediyorum kim birbirini tanımayan bu iki insanı Kemal Kılıçdaroğlu’na telkin etti? Bu “beyzade” güya teknisyen heyeti oluşturup öne süren ağ Masonluk mu? Güçlü aileler ağı mı? Ne? Kemal Kılıçdaroğlu hangi verilere dayanarak bu insanların paraşütle siyasete indirilmelerinin Türkiye’deki ve Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki siyaset süreçleri için çok faydalı olacağını, bu insanlarda keşfedilmemiş siyasetçi potansiyeli yattığına karar verdi? Bunun neresi Halkçılık? Bunun neresi siyaset?

Adam kayırmacılıkla siyasete paraşütle gökten indirilmiş olmanın Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki en çarpıcı örneği Bülent Ecevit’in kendisidir.

Bülent Ecevit’in dedesi Huzur-u Hümayun hocası olarak Padişah Vahdettin’ özel hizmet veren Müderris Mustafa Şükrü Efendi, babası Ankara Hukuk Mektebinde Adli Tıp Profesörü Ahmet Fahri Ecevit’ti. Tek partili dönemin diktatör lideri İsmet İnönü Fahri Ecevit’i 1943-1950 arasında Kastamonu milletvekili yapmıştı. Ecevit 1944’te Robert Kolej’den mezun olduğunda babası İsmet İnönü’nün atanmış milletvekili idi. Annesi önemli bir ressam olarak kendini kabul ettirmiş olan Fatma Nazlı Hanım’dı. Bülent Ecevit’in 1946’da evlendiği Rahşan Hanım’ın babası da, tek parti döneminin diktatör CHP lideri İsmet İnönü’nün maliye ve ekonomi danışmanlığını yapan, Siyasal Bilgiler Okulu profesörlerinden Namık Zeki Aral’dı. Bülent Ecevit’in önce Ankara Hukuk sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki öğrenciliği iyi gitmedi. Gelini Rahşan Ecevit’in kendisiyle iyi geçinmemesi sonucunda oğlu Bülent Ecevit’le de mesafeli bir ilişki sürdürmüş olan annesi Nazlı Ecevit, 1970li yıllarda Bülent Ecevit’in çocukluğu ve gençliği ile ilgili gazetede yayınlanan ve Bülent Ecevit’in müdahalesi ile durdurulan anılarında Bülent Ecevit’in özellikle üniversitede öğrenme ve başarı zorlukları yaşadığını anlatmıştı. İsmet İnönü üniversite’de zorluk çeken Ecevit’in imdadına onu Londra’daki Türk Büyükelçiliğine basın müşaviri olarak atayarak yetişti. 1950’de CHP iktidardan düştükten sonra da İsmet İnönü Türkiye’ye dönmek zorunda kalan Bülent Ecevit’e CHP’nin gazetesi Ulus’ta iş verdi. !957’de de onu Ankara’dan milletvekili adayı gösterdi. CHP’nin 1957’deki göreceli başarısı sayesinde Bülent Ecevit parlamento’da siyasete girmiş oldu. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra İsmet İnönü 1961’de yeniden başbakan olduğunda, tekrar Ankara Milletvekili yaptığı Bülent Ecevit’i Çalışma Bakanı olarak hükümete soktu. Bülent Ecevit 1946’dan 1961’e kadarki iş hayatını, tamamen ama tamamen, hem babası hem de kayınpederinin hatırı nedeni ile onu himayesine almış, kayırmış olan İsmet İnönü’ye borçludur. Eğer 21 yaşında üniversitede başarılı olma sıkıntısı çeken ve elindeki en önemli becerisi iyi İngilizce bilmek olan bir “kolej çocuğu” değil “halk çocuğu” olsaydı, eğer İsmet İnönü’nün kayırması olmasa idi, olsa olsa İngilizce öğretmeni ya da bir banka şubesinde memur olurdu.

Bülent Ecevit, kendi siyasi varlığını borçlu olduğu perde arkasındaki güçlü aile ilişkileri ağı üstünde yaşayarak güçlü adama kapılanmak ve böylece siyasetin görünen perde önünde mansıp ve makam dağıtmak mekanizmalarını en çok kullanmış, Türkiye açısından kötüye kendi bireysel kariyeri açısından da güya iyiye kullanmış siyasetçilerin başında gelir. 1976’da CHP’ye yeni bir programla yeni bir yön vermek üzere yola çıktığında, CHP’de yeni programını, iktidar olduktan sonra uygulanacak hükümet programını ve bürokraside kilit kadrolara atanacak bürokrat kadrolarını belirleme görevini, o güne kadar bir defa dahi olsun ben Halk Partiliyim dememiş olan, Brezhnev’i reformist bulduğu için Mao’yu örnek almış ve “deha”sı kendinden mülhem İktisat Profesörü Bilsay Kuruç’a verdi. Karısının teyze oğlu olduğu için. Bülent Ecevit, 1999’da yeniden başbakan olduğunda, bu sefer iki başka “deha”sı kendinden mülhem seçkin aile çocuğu Mülkiye Profesörünü daha, Nami Çağan’ı ve Şükrü Sina’yı, önce milletvekili sonra bakan yaparak gökten zembille siyasete indirdi. Ha bu arada gerçekten sormamız lazım. Sevgili Nami Çağan ve Şükrü Sina Gürel kardeşler şimdi ne yapıyorlar?

Orta Doğu’nun binlerce yıllık siyaset kültürü geleneğinde “Tanrı kral” anlayışı yoktur. Ama “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”, “zil-ullah-ı ruy-i zemin” olan “kral, padişah, şah, şehinşah” anlayışı vardır. Tanrı, kendi başlarına kalsalar ya davulcuya ya da zurnacıya varacak ve birbirini telef edecek koyunlardan oluşan sürüyü, insanlığı, reaya’yı idare etmek için onlara bir çoban tayin eder. Tanrı istediğini en alttan alır en üste yükseltir. İstediğini de en üstten alır en alta indirir. Tanrı’nın kimi niye en alttan alıp en üste çıkardığı, ya da en üstten alıp en alta indirdiği insanları ilgilendirmez. Bunun için de sorgulanmaz. Yer yüzünde tanrının çoban olarak görevlendirdiği Zil-ullah-ı Ruy-i zemin de, ister se gider Bosna’da Sokol kasabasından bir çocuğu alır getirir Sadrazam yapar ya da İkalya’dan köle olarak getirilmişken Sadrazam yaptığı Damat İbrahim Paşa’yı alır kafasını keser, mallarını müsadere eder. Bütün bunlar reayayı ilgilendirmez. Padişah sadece Allah’a karşı sorumludur.

CHP, Türkiye siyasetinde padişahlık geleneğinin devamlılık ekseni üstündedir.
Devlet kuşu, Huvarna, Kemal Kılıçdaroğlu’nun omuzuna konmuştur. Şimdi o padişahtır. İstediğini alır vezir yapar, istediğini alır rezil yapar. Bu CHP ilçe başkanlarını, il başkanlarını, ilçe ve il kongrelerini yapan partilileri, kurultayı yapan delegeleri ilgilendirmez. Kemal Kılıçdaroğlu Kurultay’a oluşturduğu kadroyu niye başka türlü değil de oluşturduğu gibi oluşturduğuna dair hiçbir, ama hiçbir açıklama yapmamıştır. Padişah’ın kerameti sorgulanmaz. Sorgulanmaz mı? Sorgulanamayan keramet Kılıçdaroğlu’nun kerameti mi yoksa kendilerinde hala Türkiye’nin sahibi asliliğini vehmeden bir aileler ağının kerameti mi?

CHP’nde ilçe başkanı, il başkanı olmak, milletvekili olmaktan öte bir görev ve işlev işaret eder mi? Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin nasıl yönetileceği, kim tarafından değil nasıl yönetileceği anlamında siyasetle ilgilenilen bir Parti midir? Cumhuriyet halk Partisi’nin ilçe kongreleri, il kongrelerinde, kurultaylarında Türkiye’nin nasıl idare edileceğine dair meseleler tartışılır mı? Nedir Cumhuriyet Halk Partisi? CHP bir parti midir? Yoksa mansıp ve makam dağıtma borsası mıdır?

Siyaset bir teknokrasi meselesi midir?
Varsayalım ki Osman Korutürk çok başarılı bir diplomattır. Ama demokrasilerde dış politikayı siyasi sorumluluğu olan hükümetler belirler. Dış politika ile ilgili temel tercihleri, seçmene hesap verecek olan siyasi kadrolar yapar. Bu temel tercihler, hükümetler, parlamentolar, siyasi parti kongrelerinde tartışarak yapılır. Çünkü uluslar arası ilişkilerde siyasi tercihlere referans yapılmadan kendiliğinden var olan “doğru”lar yoktur. Eğer böyle ise, bir siyasi partinin üyesi bile olmayan birinin hop diye bir gecede genel başkan yardımcılığına getirilmesi nedir? Siyaset midir? Osman Korutürk’ün Türkiye’nin dış politikası, dünyada uluslar arası ilişkiler düzeni hakkındaki görüşlerini ifade ettiği bir kitabını bilen var mı? CHP’nin son kurultayında delegeler, hangi verilere dayanarak, neye bakarak Osman Korutürk’ün uluslar arası düzen ve Türkiye’nin dış politikası ile ilgili görüşlerinin CHP’nin varsa bir dünya görüşü o dünya görüşü ile uyuştuğunu düşünerek Parti Meclisi üyesi seçimlerinde Osman Korutürk’e oy verdiler. Gene demokrasilerde dünya görüşlerine, siyasi tercihlere dayanmayan iktisat politikası doğruları yoktur. Varsayalım ki, çok ciddi kuşkum var ama hadi varsayalım ki İkinci Faik Öztrak çok iyi bir iktisat politikası uygulayıcısı. Yani siyasi sorumluluk taşıyan hükümetlerce alınmış temel kararları uygulamayı biliyor. Peki, aramızda İkinci Faik Öztrak’ın dünya görüşünü, siyasi tercihlerini, bu görüş ve tercihlerle ilişkili iktisatçılığını ifade ettiği, yazdığı çizdiği herhangi bir kitabını, makalesini, konferansını bilen, okumuş dinlemiş olan var mı? Türkiye’de onlarca eski ve yeni diplomat ve üst düzey iktisat bürokratı var. Kemal Kılıçdaroğlu niye onlardan başkalarını değil de Osman Korutürk’ü ve İkinci Faik Öztrak’ı bir gecede CHP’nin genel başkan yardımcılığına taşıdı? Osman Korutürk’ün dedesi Salah Cimcoz ve babası Fahri Korutürk, İkinci Faik Öztrak’ın dedesi Birinci Faik Öztrak ve babası Orhan Öztrak olduğu için mi? Bu bir Osmanlı padişahlığı mabeyininde Padişah’ın kapı kulu aileleri arasından vezir oğlu vezir, nazır oğlu nazır gençlere mansıba dağıtmasına benzemiyor mu? Bunun neresi siyaset, neresi adalete ve hakkaniyetli rekabete yönelik olması gereken sosyal demokrat siyaset?

Kılıçdaroğlu’nu bu kadroyu kim telkin etti?
Bunun izini sürmeden CHP’nin nasıl bir parti olduğunu anlamak olanaksızdır. Acaba sorun Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisinin de aynı perde arkasında görünmeyen ilişkiler ağının bir gecede paraşütle siyasete indirdiği biri olması ile ilişkili olabilir mi? Tam değil. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, Enderun’lu da değil, “beyzade” de değil. Ama mütevazı aile ve eğitim kökenleri, bürokrasideki kariyerinde, Türkiye siyasetinin perde arkasındaki görünmez güç ilişkisi ağlarının imkânlarını kullanarak ilerlemiş olması ihtimalini sıfırlamıyor elbette. Kemal Kılıçdaroğlu, memurluğunu CHP ile sıkı ilişiler içinde olmuş olan “sol” seçkin bürokratik iktidar yapıları içinde yapmaya başlamış ve büyük bir olasılıkla bu sayede ilerlemiş biri.

Perde arkasındaki güç ilişkisi ağlarının varlığını bana en çok göstermiş olan bir kariyerin sahibi de Yavuz Ege. Yavuz Ege ile ilgili biyografik bilgi ararken tesadüf ile Kemal Klıçdaroğlu’nun bürokrasi temelli teknokratik/siyaset yapılanmalarına aşina olduğunu gösteren bir ipucu elde ettim. Ama önce Yavuz Ege örneğine bakalım. Yavuz Ege örneğini daha iyi biliyorum. Çünkü kendisini SBF iktisat bölümünde “part time” hocalığı sırasında izledim. Ve değerli eşi Aylin Hanımefendi SBF’deki ilk hocalık yıllarımda öğrencim, sonra ben Maliye Bakanlığı’nda o da DPT’de çalışırken Türkiye AB ilişkileri ile ilgili bürokratik süreçlerde iş arkadaşım oldu. Biraz daha yakından tanıma fırsatı edindim Yavuz Beyi.

Yavuz Ege Mülkiye Mezunu ve İngiltere Kent Üniversitesi’nde iktisat doktorası yapmış. Türkiye’nin iddialı orgenerallerinden birinin kızı olan Aylin Hanımla evlendi. DPT’deki kariyerinden sonra şaşırtıcı bir bürokratik kariyer yaptı. 1990’lı yıllarda, dört farklı hükümet Yavuz Ege’yi ard arda bürokraside en üst düzeylerdeki görevlere atadı. Öyle ki, Yavuz Ege 1993-1996 arasında Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı ve Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında DPT Müsteşar yardımcılığına getirildi. 1996’da Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller hükümeti sırasında Rekabet Kurumu üyesi ve 1997-1999 yıllarının Mesut Yılmaz hükümeti sırasında Dış Ticaret Müsteşarı ve YÖK üyesi olarak atandı. Bütün bu atamalar sırasında Süleyman Demirel gene Cumhurbaşkanı idi. Şimdi birbirinden siyasi olarak farklı üç başbakan ve hükümet tarafından peş peşe bu kadar önemli görevlere atanması için, ya Yavuz Ege’nin ya atandığı görevlerle ilgili çok üstün teknik ve yöneticilik becerileri olması, ya da kendisine yürü ya kulum yürü diyen bir arka plan, güçlü aile ilişkileri, perde arkası güç ağları olması gerekmez mi? Gerekir. Peki, Yavuz Ege’nin Türkiye’nin DPT müsteşar yardımcısı, Dış Ticaret müsteşarı, Rekabet Kurumu üyesi ve YÖK üyesi olarak atanmayı hak eden teknik ve yöneticilik vasıflarına sahip, müstesna bir bürokrat olduğunu iddia edecek tanıyanları öne çıkar mı? Sanmıyorum. Acaba Yavuz Ege bir iddialı orgeneralin damadı olmasa, bürokratik iktidar yapılarını etkileyen perde arkası güç ağları üç farklı başbakana peş peşe Yavuz Ege adını fısıldamış olmasa Yavuz Ege’nin böyle bir kariyeri gene de yapmış olacağı ihtimalini inandırıcı bulur musunuz? Gene sanmıyorum.

Yavuz Ege hakkında biyografik bilgi ararken internette, Ulusal Politika Araştırma Vakfı ile karşılaştım. Başkanı Yavuz Ege. Vakfın Kurucuları ve yönetim kurulu üyelerinden biri de Kemal Kılıçdaroğlu. Nominal olarak baktığımızda bunda hiçbir tuhaflık yok. Eğer tabi bu ve benzeri vakıflar, açıkça kuruluş amaçları ile ilgili faaliyetleri yürütmek için kurulur ve çalıştırılırsa. Ama eğer Türkiye siyasetinin arka planının görünmeyen güç ağları bir güya sivil toplum örgütleri ağı örgütü ile iç içe geçmiş ise o zaman olay değişir.

Türkiye’yi siyasette ve bürokraside idare etmek görevinin Tanrı tarafından kendilerine verildiğini vehmeden bir “kast”ın varlığını görüp deneyimleyerek 69 yaşıma geldim. Ve bu kastı sevmiyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi arka planda devletle oynama hakkını kendinde gören bir emekli ve muvazzaf generaller, emekli ve muvazzaf büyükelçiler, emekli ve muvazzaf profesörler, emekli ve muvazzaf hâkimler kastının kontrol ettiği bir parti midir? Cumhuriyet Halk Partisi, adındaki “halk”ın siyasete katılmasını ne sağlıyor. Yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun kabiliyeti ve dünya görüşüne dair hiçbir şey bilmediğimiz İkinci Faik Öztrak’ı bir gecede paraşütle CHP genel başkan yardımcılığına taşıması mı sağlıyor?

Yıllar önce, eskiden CHP’lilik kimliğimin bir parçası idi ama ben artık CHP’li değilim başlıklı bir hayli yankı getiren bir yazı yazmıştım. Ben CHP’li değilim. Ama CHP’ye oy vermek istiyorum, kötünün en az kötüsü gibi göründüğü için. Ama Kılıçdaroğlu’nun CHP geleneğindeki mabeyin ve Enderun genlerini yeniden kaşıması beni acayip rahatsız ediyor. Ben nasıl CHP’ye oy verebileceğim ki? Sınıfsal kimliğim engelliyor. Ben babamın bana verdiği soyadı ile himaye görmemiş bir “halk çocuğu”yum. Benim “kolej çocukluğu”mda bir halk çocuğunun kolej çocukluğu idi. Ben bu “beyzade” güya teknisyenlerin kayrılmasından hiç ama hiç hoşlanmıyorum. Haksız rekabetin kurumsallaştırılması, olmayan bir aristokrasinin vehmedilmesi, bunun da solculuk diye yutturulmasını “aptalca” buluyorum. Seçmen, gökten paraşütle indirilenleri kokularından tanıyıp bu “beyzade”cilik oyununu reddediyor. Faik Öztrak değil Mehmet Şimşek, Osman Korutürk değil Ahmet Davutoğlu hakkaniyetli rekabetin saygı duyulan siyasetçileri. Mehmet Şimşek her ne kazandı ise kendi alın teri, emeği ve zekası ile kazandı. Türkçe bilmeyen, okuma yazma bilmeyen fakir bir köylünün çocuğu olarak başlayıp TC Maliye bakanı olarak görev yaptığı yere gelmişse bunda bir zerre hak edilmemiş, himaye ile verilmiş kazanç yok. Faik Öztrak için aynını söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin dede Faik Öztrak’a ödenmemiş bir borcu yok ki oğul ve torun Öztrak’lara mansıp ve makam vermekle uğraşalım.

Türkiye’nin siyasi tarihinin yazılmasında not edilmesi gereken en önemli tespitlerden biri, 1980 darbesinden sonra darbeci askerlerin bürokraside oluşturduğu kadronun bürokratik iktidarının AKP hükümetine kadar kesintisiz sürdüğüdür. Turgut Özal darbeci askerlerle iktidarı paylaşmaya razı olarak başbakan ve cumhurbaşkanı olmuştur. 1980 darbesinin temel hedefi olan Süleyman Demirel’de Türkiye’de iktidar olabilmenin yolunun askerlerle iktidarı paylaşmak olduğunu kabul etmeye 1980’den sonra razı olmuş ve 1990’lardaki başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı sırasında askerle iktidarı “bölüşme”nin adeta “kusursuz” siyasetçi örneğini vermiştir. 1980 sonrasında Türkiye’nin siyasi tarihi, bürokrasideki belirli bir kadronun AKP hükümeti kuruluncaya kadarki, sürekli olarak bürokratik iktidarı kontrol ettiği vakıası doğru tespit edilmeden yazılamaz. Bu dönemde, perdenin önündekilerin perdenin arkasındaki hangi görünmeyen iktidar ağları ile ilişkili olarak perdenin önünde siyaset yaptıklarının önemli ipuçlarının yakalanmasında, bürokrasideki bu belirli kadronun dayanıklılığının kaynaklarının araştırılması önemli katkı sağlayacaktır.

Kendilerini Türkiye’yi yönetmekte, Maliye Bakanı, Hazine Müsteşarı, Dış İşleri Bakanı, Merkez Bankası guvernörü olmakta imtiyazlı yaratılmışlık vehmeden bir geleneği reddetmek istiyorum. Sınıfsal kimliğimden ve adalet değerimden ötürü. CHP padişah kapısına kapılananların, kapı kullarının devleti kötüye kullanmaları geleneğini sürdürerek kime kendini sol, sosyal adaletçi olarak gösterebilecek ki?

www.yahyatezel.com

]]>
Tevfik İzmirli – George Friedman’dan bir Ukrayna analizi.. /2010/12/tevfik-izmirli-george-friedmandan-bir-ukrayna-analizi/ Mon, 27 Dec 2010 21:07:07 +0000 /?p=12534 STRATFOR’un kurucusu George Fiedman 2010 sonbaharında Türkiye, Romanya, Moldavya, Ukrayna ve Polonya’yı kapsayan bir gezi yaptı.

Bu gezide gittiği her ülkenin kendi jeopolitik zorunluluklarını da içeren gözlemlerini ve gezinin tamamından çıkardığı sonuçları, ABD’nin seçeneklerini de ortaya koyarak sekiz bölüm halinde yayınladı. Bugün, bu dizinin 6. yazısı olan ‘Ukrayna’ bölümünün tercümesini veriyoruz.

“20. yüzyılda hiçbir Avrupa ülkesi Ukrayna’nın çektiği kadar acı çekmemiştir. 1914 ile 1945 arasında, Ukrayna cehenneme hayatta iken daha yakın olunamayacak kadar yakındı..”

“Bir yandan bağımsızlıklarının kıymetini bilir gibi gözükseler de, dahildeki tartışma, bağlanacakları dış gücün hangisi olması gerektiği noktasına odaklanıyor.”

“Coğrafya Ukrayna’nın milli egemenliğine ve dolayısı ile Ukraynalıların hayatlarına sınırlar dayatmaktadır.”

“Rusya açısından, Ukrayna en temel milli güvenlik konularından biridir.”

“Üniversite’de tanıştığım pek çok öğrenci de.. Devamlı tekrarladıkları üç tema vardı.
Birincisi bağımsız bir Ukrayna istiyorlardı.
İkinci olarak bu bağımsız Ukrayna’nın AB’nin bir parçası olmasını arzu ediyorlardı.
Üçüncü olarak da Ukrayna’yı terk edip hayatlarını başka bir yerde sürdürmek istiyorlardı.”

“Ukrayna’nın bir numaralı problemi Rusya ile AB arasında yapacağı tercih. İşin tuhaf tarafı ne Rusya’nın ne AB’nin Ukrayna’yı isteyip istemedikleri belli değil. AB’nin bir tane daha zayıf üye kabul etmeye niyeti yok. Başında bunlardan yeteri kadarı var. Rusya da Ukrayna’yı yönetmenin külfetine katlanmaya razı değil. Onların tek isteği Ukrayna’nın Rusya’yı tehdit edebilecek bir güç tarafından yönetilmemesi.”

“Ukrayna bağımsızlığın gerçek anlamıyla hiç yüzleşmemiş olarak bağımsızlık rüyaları görmüştü.”

“Ukrayna bağımsız. Bir bakıma, bu bağımsızlıktan kurtulmak istediği ve bağımsızlığını teslim edebileceği, bu külfeti üstüne yıkabileceği birisini arıyor gibi bir hisse kapıldım. Bir kere ortada Ukrayna’nın sorumluluğunu almaya istekli birilerinin bulunduğu garanti değil. Bir de bende Ukraynalıların bağımsız olmanın gerçek anlamını kavramış olduklarına dair bir izlenim oluşmadı. Pek çokları için Moskova ve Varşova, Kiev’den daha gerçek..”


UKRAYNA

‘Ukrayna’nın kelime olarak anlamı ‘kenarda’, ‘kıyıda’, ‘sınırda’ demektir. Diğer ülkelerin kenarında olan bir ülkedir. Bazen birinin parçasıdır, bazen bir diğerinin, genellikle de bölünmüş durumdadır. 17. ve 18. yüzyıllarda Rusya, Polonya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında, 19. yüzyılda ise Rusya ile Avusturya – Macaristan arasında bölünmüştü. 20 yüzyılda ise, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız geçirdiği bir kaç yılı saymazsak, Sovyetler Birliği’nin bir parçasıydı.
Ukrayna yüzyıllar boyunca hep imparatorlukların kenarlarında kalmıştır.

Babam, 1912 yılında Karpatlar bölgesinde, şimdiki adı Ujgorad olan bir şehirde doğmuştu. Babam doğduğunda şehir Avusturya – Macaristan’ın bir parçasıydı. On yaşına geldiğinde sınır birkaç kilometre kadar doğuya, ailesi birkaç kilometre batıya doğru kaymışlar. Babam yedi lisan konuştuğunu söylerdi (Macarca, Romence, Slovakça, Polonyaca, Ukraynaca, Rusça ve Yidiş). Çocukken bundan çok etkilenirdim. Ancak büyüdüğümde keşfedebildim ki, babamın lisan bilgisi ‘Şu cılız tavuğa ne istersiniz?’ ya da ‘Lütfen ateş etmeyin!’ gibi cümlelerden ibaretti.

Babam gerçekten de bu tip çok da önemsiz olmayan konularda derdini her üç lisanda da anlatabiliyordu.. Sebebine bir bakın: Ujgorad bugün Slovakya sınırında, Polonya’dan 50 kilometre, Macaristan’dan 25 kilometre ve Romanya’dan 80 kilometre mesafededir. Babam büyürken, sınırlar sürekli olarak değişiyordu ve bu lisanları bilmek gerçekten önemliydi. Bir sonraki değişiklikte kimin vatandaşı ya da tebası olacağınızı ya da kimin size bir tüfek doğrultmuş olacağını bilmenize imkan yoktu.

Babam, 1941’de Almanlar önlerindeki herşeyi süpürerek gelinceye ve ardından 1944’de Sovyetler önlerindeki herşeyi süpürerek dönünceye kadar, bu kenarlardaki yaşamına devam etti. O da kenarlarda yaşayan ya da kenarlarda ölen on milyonlarca insandan biriydi. O yıllarda belki de başka hiçbir yerin kenarında yaşamak Ukrayna’nın kenarlarında yaşamak kadar acı verici değildi. Ukrayna, Stalin sonrası komünizminin öğütücü sefaleti biraz rahatlatıncaya kadar, Hitler ile Stalin arasında, planlanmış kıtlıklarla doğrudan katliamlar arasında sıkışmıştı. 20. yüzyılda hiçbir Avrupa ülkesi Ukrayna’nın çektiği kadar acı çekmemiştir. 1914 ile 1945 arasında, Ukrayna cehenneme hayatta iken daha yakın olunamayacak kadar yakındı..

Yönetilmeye davet

Tuhaftır ama, Ukrayna aşağıya doğru akarak ticaret merkezleri oluşturan, zaman içinde yerel nüfusu yönetmeye başlayan Norsemen (İskandinavya’dan 8. ile 12. yüzyıllar arasında güneye inen kabileler) tarafından şekillendirilmiştir. Eski tarihlere göre, yerli kabileler bu yeni gelenlere “Ülkemiz büyük ve verimli ama ülkede kanun ve nizam yok. Gelin bize hükmedin, ülkeyi idare edin” şeklinde bir davette bulunmuşlardır. Mükemmel “Borderland: Journey to the History of Ukraine” (Sınırboyu: Ukrayna Tarihine Yolculuk) kitabının yazarı Anne Reid’in işaret ettiği gibi bu davet biraz tartışmalıdır. Ama ne farkeder? Fatih olarak gelmediler, tüccar olarak geldiler, olağanüstü geniş bir nehir olan Dinyeper’in daraldığı bir noktada Kiev diye bir şehir kurdular.

Hala, böyle bir davetin yapılmadığına inanan pek az tarihçi vardır. Ukrayna haline gelecek bu topraklarda yaşayan yerli halkın bu daveti başka hiçbir yerde rastlanmayacak yollarla yapmış olabileceklerini hayal edebiliyorum..

Bu dümdüz ülke dahili çatışmalara ve anlaşmazlıklara çok uygundur ve bir yabancının gelip bu zengin toprakları istikrara kavuşturmasına olan açlık Ukraynalılar’ın düşüncelerine her zaman uzak değildir. Modern Ukrayna, Rusya ve Beyaz Rusya’nın.. hepsinin öncüsü olan Kiev Rusyası bu hikayeden doğdu.

‘Ukrayna mı Rusya’yı yarattı, yoksa tersi mi?’ sonu gelmez bir tartışmadır. ‘İkisi birlikte geliştiler’ demek en doğrusudur. Kimin kime ne yaptığı sorusundan daha önemli olan budur.

Dinlerini nasıl seçmiş oldukları hakkında söylenenlere bir bakalım. Voladimir, pagan bir hükümdardır. Modern bir dine ihtiyaçları olduğuna karar verir. İslam’ı ele alır, içki içmek istediği için bu dini tercih etmez. Katolikliğe yönelir, bir çok cariyesini terketmek zorunda kalacağı için bu dini de seçmez. Sonunda çok güzel ve esnek bulduğu Ortodoks Hristiyanlığı seçer.

Reid’in işaret ettiği gibi, bu kararın geniş ve derin sonuçları olmuştur: “İslam yerine Hristiyanlığı seçmekle Rusların hırsını sonsuza kadar Asya yerine Avrupa’ya yönlendirmiş, Hristiyanlığı Roma yerine Bizans’tan almakla ise Rusların, Ukraynalıların ve Beyaz Rusların geleceğini Ortodoksluğa bağlayarak bunları Katolik komşuları Polonya’dan ayırmış oldu.”

Bence, Volodimir içkisini ve kadınlarını sevmekle birlikte; güçler arasında bir denge arayışı içindeydi ve Ukraynaya bir alan açmak amacıyla Bizans’ı seçmişti.

Ukrayna, Avrupa ve Rusya

Ukrayna bugün yine kenarda ve kendisine bir alan açmaya çalışıyor. Hem Rusya’nın, hem Avrupa’nın kenarında, eski pozisyonunda. Bugünkü durumunun benzersizliği bağımsızlığında ve bunun onsekiz yıldır sürüyor olmasında. Bu, Ukrayna’nın yüzyıllardır bağımsız olarak geçirdiği en uzun süre.

Bir yandan bağımsızlıklarının kıymetini bilir gibi gözükseler de, dahildeki tartışma, bağlanacakları dış gücün hangisi olması gerektiği noktasına odaklanıyor. Batıdaki halk, Avrupa Birliği’nin parçası olmak istiyor. Doğudakiler ise Rusya ile daha yakın olmayı. Ukraynalılar bağımsız olarak kalmak istiyorlar ama sadece bağımsız değil. Bu da asimetrik bir ilişki anlamına geliyor. Birçok Ukraynalı, Ukrayna konusunda en azından ‘kararsız’ denebilecek AB’ye girmek istiyor. Diğer yandan Ukrayna, hep olageldiği gibi, Ukraynalılar kadar Rusları da ilgilendiriyor. Ukrayna, Rusya’nın milli güvenliği açısından İskoçya İngiltere için, Teksas ABD için ne kadar önemli ise, o kadar önemli. Bu yerler, düşman ellerde olmaları halinde her üç ülke için yaşamsal tehdit oluştururlar. Dolayısıyla, söylentilerin aksine ne İskoçya ne de Teksas hiçbir yere gidemezler. Rusya’nın elinden gelen birşey olduğu müddetçe Ukrayna da gidemez. Ukrayna’da hayatın özünü bu gerçeklik oluşturur. Coğrafya Ukrayna’nın milli egemenliğine ve dolayısı ile Ukraynalıların hayatlarına sınırlar dayatmaktadır.

Tamamen stratejik bir açıdan bakarsak, Ukrayna Rusya’nın yumuşak karnıdır.

Rusya tarafından yönetildiğinde, Ukrayna Rus gücünün Karpatlardaki çıpasıdır. Bunlar aşılmaz dağlar değildir, ama kolay aşılmazlar. Eğer Ukrayna bir batılı gücün etkisi veya kontrolü altında ise, Rusya ve Beyaz Rusya’nın güney kanatları, Polonya sınırından doğuya Volgagrad’a sonra güneye Azak Denizi’ne kadar uzanan en azından 1,100 km. si Rusya’da olan, 1,700 km’lik bir yay boyunca apaçıktır. Bu alanda sadece birkaç tane doğal engel vardır.

Rusya açısından, Ukrayna en temel milli güvenlik konularından biridir.

Bir batılı güç için ise, sadece II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yapmaya çalıştığı gibi, eğer bu güç Rusya ile kapışmayı ve onu yenmeyi planlıyorsa Ukrayna bir kıymet ifade eder.

Şu anda, ne Avrupa’da, ne de ABD’de Rusya ile askeri bir kapışmayı planlayan bir kimse mevcut olmadığından, Ukrayna Batı için çok gerekli bir askeri varlık değildir.

Ancak Rusya açısından, şu anda kimin nasıl düşünüyor olmasından bağımsız olarak, Ukrayna son derece temel bir konudur.

1932 yılında budanmış bir halde olan Almanya, 1941 yılı geldiğinde Avrupa kıtasını fethetmiş ve Rusya’nın derinliklerine girmiş durumdaydı.

Rusya’nın uzun ve acılı tarihinden çıkardığı bir ders varsa, o da başkalarının bugünkü durumda ne yapmaya gücü ya da niyeti olduğuna dayanarak plan yapmamaktır. Bu bakımdan, Ukrayna’nın geleceği Rusya için sıradan bir konu değildir.

Konu bununla da sınırlı değildir. Ukrayna, Rusya’nın Karadeniz’e ve dolayısı ile Akdeniz’e çıkışını kontrol eder. Odesa ve Sıvastopol limanları hem askeri bir çıkış hem de özellikle Güney Rusya’nın ihracatına ticari çıkış imkanı sağlarlar. Ukrayna, ayrıca Rusya’dan Avrupa’ya yapılan enerji ihracatının kritik boru hatlarının güzergahındadır. Enerji, Rusya’nın, Ukrayna da dahil olmak üzere, diğer ülkeleri etkilemek ve kontrol etmek üzere kullandığı başlıca araç halindedir.

İşte bunun içindir ki, 2004 yılındaki Turuncu Devrim, Rusya’nın Batı’ya bakışını ve Ukrayna ile olan ilişkilerini değiştirme bakımından kritik bir rol oynamıştır.

Sovyetler’in dağılmasından sonra,  Ukrayna bir sıra Rusya’ya bağlı kalan hükümetler gördü. 2004 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimini, Rusya yanlısı olarak tanınan Viktor Yanukoviç önde bitirdi. Pek çok insan seçimlere hile karıştırıldığını iddia etti. Kalabalıkların meydanlara çıkarak  istifaya zorladığı Yanukoviç’in yerine Batı yanlısı bir koalisyon geçti.

Rusya, bu barışçı ayaklanmanın ardında, Batı yanlısı politik partilere ve STÖ’lere para akıtan Batılı istihbarat kuruluşlarını, özellikle de CIA ve M16’nın bulunduğunu öne sürdü. Bu eylemler istihbarat örgütlerinin operasyonu da olsa, gerçekten doğal halk eylemleri de olsa,  Amerikan ve Avrupa parasının Ukrayna’ya aktığı bir gerçektir. Paranın yumuşak yürekli reformculardan mı yoksa çelik bakışlı CIA ajanlarından mı geldiği, en azından Vladimir Putin açısından hiç fark etmedi. Putin olanları, bir Rusya Federasyonu’nu kuşatma ve ezme teşebbüsü olarak gördü..

Putin, takibeden altı yılı bu sonucu geri çevirmeye, açık ya da örtülü yollardan koalisyonu bozmaya ve Rusya yanlısı bir hükümeti işbaşına getirmeye harcadı. 2010 seçimlerinde Yanukoviç iktidara geri döndü. Böylece Rusya açısından tehlike atlatılmış oldu. Bu geri dönüşü oluşturan bazı etkenler vardı. ABD, Irak ve Afganistan’a gömülmüş durumdaydı ve Ukrayna uğruna Rusya’yı karşısına alacak durumda değildi. Almanlar 2008 krizi yüzünden Rusya’ya yakınlaşmışlardı. Rus oligarkları, seçimleri etkileyebilecek Ukrayna oligarkları ile yakın mali ve siyasi ilişkiler içindeydiler. Ukrayna’da, ülkelerinin Rusya ile bağlantılı kalmasını samimiyetle isteyen büyük bir Rusya yanlısı gurup mevcuttur. Ayrıca, Batı’nın Ukrayna’ya esaslı şekilde yardım etme konusunda sergilediği isteksizliğin yarattığı derin bir hayal kırıklığı da eksik değildi.

Turuncu Devrim’in Ertesinde

Kiev’e vardığımız gün devam eden iki olay vardı. Birincisi, hükümetin vergi politikalarını protesto eden gösteriler devam ediyordu. İkincisi ise, Yanukoviç AB – Ukrayna zirvesi için Brüksel’deydi.

Her iki olay da, hala Turuncu Devrim’in yeniden yaratılabileceğine ve Ukrayna’nın AB’ye girmesi gerektiğine inanan Batı yanlısı gurubu canlandırmıştı. Bu iki arzu birbiri ile bağlıdır.

Gösteriler, küçük işyerleri üzerindeki vergi yükünü arttıracak olan yasa değişikliklerine karşıydı. Asıl gösteriler, milli bayraklarla ve diğer pankartlarla dolu olan büyük bir meydanda yapılıyordu. Kurulmuş olan ses sistemi oldukça kaliteliydi. Konuşmalar, net bir şekilde duyuluyordu. Batı yanlısı bir gazeteciye, bunun iyi fonlanmış ve iyi organize edilmiş bir gösteri olduğunu söylediğimde, kendisinden ‘bunun katiyen iyi organize edilmiş bir gösteri sayılamayacağı’ cevabını aldım. Ukrayna’da daha önce bir gösteriye katılmışlığım yoktu ama dünyanın çok değişik yerlerinde pek çok gösteride bulunmuştum. Bunların çoğunda karmaşa hakimdi. Bu gösteri onlardan biri değildi.

Bu gerçekten fark eder. Batı yanlısı politik çevrelerde, bu gösterinin bir diğer Turuncu Devrim’e dönüşebilme ihtimali heyecan yaratıyordu. Göstericilerin bazıları geceyi alanda kurdukları kamplarda geçiriyorlarken bir yandan da ‘gösteriye katılmak üzere gelen otobüsler dolusu insanın polis tarafından engellendiği’ne dair söylentiler havada uçuşuyordu. Bu da, polis engeli olmasa gösterinin daha büyük olabileceği ve hükümetin de yeni bir ayaklanma ihtimalinden çekindiği anlamına geliyordu. Durum bana hiç de öyle görünmedi.

Yan sokaklar polis doluydu ama bunlar gayet rahat bir tavır içindeydiler ve ‘toplum polisi’ giyiminde değillerdi. Bana toplum polisinin yakınlardaki avlularda, bahçelerde beklediğini söyleyenler oldu. Bunun aksini ispat etme imkanım yok. Ancak, gösteriler bana biraz fazla organize göründü. Hırslı, ihtiraslı ve kendiliğinden gelişen gösterilerin biraz daha düzensiz, kalabalığın biraz daha heyecanlı olması ve gitgide artması, polisin daha gergin bir halde bulunması beklenir..

Dışarıdan bakan biri olarak bana, kendiliğinden gelişen bir gösteriden çok, örgüt liderlerinin ve politikacıların, politik bir gerilim hissi yaratmak amacıyla düzenledikleri bir girişim olarak göründü. Yine de, hükümet karşıtı çevrelerde bunun daha büyük bir hareketin başlangıcı olabileceğine dair bir tutam ümit yok değildi. İhtimaller konusunda biraz sıkıştırınca, bir gazeteci bu gösterilerin daha büyük bir ayaklanmaya dönüşme ihtimalinin yüzde beş olduğunu söyledi. Benim algıma göre ise olay ‘bir kaşık suda kopan fırtına’dan ibaretti. Sonradan benim algımın da tamamen doğru olmadığı ortaya çıktı. Haftanın sonuna doğru Yanukoviç yeni vergi kanununun yürürlüğe girmeyebileceğini açıkladı. Bunun parlamentonun takınacağı tutuma bağlı olduğunu söyledi ama kendisinin kanunun iptali için olmasa da ertelenmesi için elinden geleni yapacağı hakkında her türlü işareti vermiş oldu. Gösterileri abes ve önemsiz bir olay şeklinde değerlendirmediğini belli etmiş oldu.  Sonunda göstericilerin taleplerine boyun eğip eğmeyeceğinden bağımsız olarak, bir cevap verme gereğini duydu..

Avrupa Rüyaları

Gösterilerin başladığı gün Yanukoviç, Ukrayna’nın AB’ye girişi hakkında görüşmelerde bulunmak üzere Brüksel yoluna çıktı. Ben de o yola çıkmadan evvel, bir Dış İşleri Bakanlığı yetkilisi ile konuşma şansı yakalamıştım. Bu kişi, bir önceki hükümet döneminde de bakanlıkta görevliydi. Doğu Avrupa ülkelerini Batı taraftarı ülkeler haline dönüştürmeyi amaçlayan ve AB ile ABD tarafından yürütülen sayısız programlarda rol alan bir gurubun üyesiydi. Kendisi de tam olarak öyleydi. Bu görüşme bana şu ikisinden birinin doğru olduğunu düşündürdü: Ya Yanukoviç insanları siyasi görüşleri sebebiyle tasfiye etmiyordu ya da bir ayağını AB yanlısı kampta tutmayı arzu ediyordu.

Bir Amerikalı olarak, benim durduğum yerden bakıldığında AB en iyimser ifadeyle donmuş, en kötümser ifadeyle ise sendelemiş görünüyordu. Ukrayna’dan önce İstanbul’da iken, daha önceden benim AB hakkındaki kötümserliğimi bilinç seviyemin yeterli olmamasına bağlamış olan bazı AB’li mali liderlerle görüşmüştüm. Bu defa görüştüğümüzde kendilerine olan güvenleri, eskiden hiç görülmemiş seviyelere inmişti. Euro’nun tarihe karışması ihtimalinin yanında karşılaşılabilecek diğer bazı aşırı sonuçlardan bahsediyorlardı. Geçtiğimiz bir kaç yıl içinde, bu noktaya ulaşmak için oldukça uzun bir yolculuk yapmışlardı. Ama bana asıl büyüleyici gelen husus, Ukrayna Dış İşleri Bakanlığı yetkilisinin İrlanda’daki durumdan hiç etkilenmemiş olması ve bu durumla AB’nin Ukrayna’yı üye olarak kabul etme iştahı arasında bir ilişki bulunmadığına inanmasıydı. Onun gözünde, bu iki konu birbirleriyle tamamen ilgisizdi.

AB’nin karşılaşmakta olduğu problemler AB yanlısı Ukraynalıları, oyunun temel kurallarının değişmekte olduğu hakkında bir şüpheye sevk etmemişti. Kafalarında ne Ukrayna’yı AB üyesi görmek konusunda, ne de aradaki engellerin sadece Ukrayna’nın bunlara ayak uyduramamasından kaynaklandığı hakkında en ufak bir soru işareti yoktu. İrlanda ve Yunanistan krizlerinin AB’nin büyümesine öldürücü bir darbe indirmiş olmasını gerçekten idrak edemiyorlardı. AB hiçbir yapısal değişikliğe uğramayacaktı. AB’de cereyan eden hiç bir olay AB’nin çekiciliğini ve açıklığını etkilemeyecekti. Tek konu Ukrayna’nın yeterli olup olmamasıydı.

Ziyaret ettiğim ülkelerde AB üyeliği hakkındaki görüşlerde bir sınıfsal fark görünüyordu. Genellikle politik ve ekonomik elitler hevesli, daha alt sınıflar ise isteksiz oluyorlar. Ukrayna’da ek olarak bir de bölgesel ayrım söz konusu. Ülkenin doğudaki üçte biri Batı’dan çok Rusya’ya meyilli. Batıdaki üçte birlik kısım Batı’ya yatkın. Ülkenin orta bölgeleri ise Batı’ya yakın ama bir bölünmüşlük söz konusu. Dildeki bölünmüşlük de bu fay hatlarına oturuyor, ana dili Ukraynaca olanların en yoğun olduğu bölge  Batı Ukrayna, Rusça olanların ise Doğu Ukrayna. Bu, hem 2010 seçimlerinin, hem daha önceki seçimlerin sonuçlarına da yansıyor. Yanukoviç Doğu’nun, Timoşenko Batı’nın hakimi. Çekişmeli orta bölüm Timoşenko’ya doğru meyletmişti. Ama Bölgeler Partisi’nin’in Doğu’da bulduğu destek eziciydi.

Bu bölünme Ukrayna’nın siyasetini ve dış politikasını da belirliyor. Yanukoviç, Turuncu Devrimi yok etmesi amacıyla seçilmiş gibi gözüküyor. Turuncu Devrim taraftarları Yanukoviç’e karşı ateşli bir karşı duruş içindeler ve onu Rusya’nın bir aleti olarak görüyorlar. İlginçtir ki, Polonya’daki görüş bu yönde değil. Polonya’da, hükümet yetkilileri ve gazeteciler, Yanukoviç’in Ukrayna’yı AB ve Rusya arasında bir dengeye oturtmak gibi daha karmaşık bir oyun planı izlediğini düşünüyorlar.

Yanukoviç’in niyeti ne olursa olsun, tarafları nerede buluşturacağını kestirmek zor. AB’ye girilir ya da girilmez. Ben Yanukoviç’in başvuracağı ama reddedileceğini düşünüyorum. Böylece ülke içindeki iki gurubu dengelemiş olacak. Farkları gidermesinin tek yolu bu. NATO üyeliği Ukrayna için sözkonusu değil. Ama AB üyeliği yine de bir ihtimaldir.

Bir gurup Ukrayna’lı genç mali analist ve borsacıyla tanıştım. Onlar Ukrayna’nın Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmesini öneriyorlardı. Bu, Ukrayna’nın içinde ve dışında belli geçerliliği olan bir fikir. Ukrayna’nın ‘sınırda olmak’, ‘Rusya ile Avrupa arasında bölünmüş olmak’ geleneğine de tam uyuyor. Problem, aradaki sınırı tayin edecek bir coğrafi engelin bulunmaması ve ülkenin merkezinin de bölünmüş olması.

Bu genç gurubun jeopolitik spekülasyonlarından daha ilginç olanı akıllarını tamamen Varşova’ya takmış olmalarıydı. Bu genç analist ve borsacılar, Kiev’de oturdukları yerden, Polonya’daki halka arz piyasası, özelleştirmeler, emeklilik sistemleri, buralardan gelebilecek özel yatırımlar ve bunların miktarları gibi akla gelebilecek tüm detaylar hakkında herşeyi biliyorlardı. Anladım ki, onlar için Polonya piyasalarından para kazanmak, AB’ye girip girmemekten, Ukrayna siyaseti ya da Rusların ne düşündüğü gibi konulardan daha önemliydi. Gençtiler, borsacıydılar, dolayısı ile Ukrayna’daki hayatı temsil eden bir örnek oluşturmuyorlardı. Daha ilginci, Varşova’ya kıyasla Ukrayna oligarklarından ne kadar az bahsettikleriydi. Oligarklar erişemiyecekleri kadar uzaktı ve dolayısı ile konunun dışında kalıyor olabilirlerdi..  AB değil, oligarklar değil, Varşova ağızlarının suyunu akıtıyordu.

Bu genç finansçıların çoğu Ukrayna’yı terketmek hayali kuruyorlardı. Üniversite’de tanıştığım pek çok öğrenci de.. Devamlı tekrarladıkları üç tema vardı.
Birincisi bağımsız bir Ukrayna istiyorlardı.
İkinci olarak bu bağımsız Ukrayna’nın AB’nin bir parçası olmasını arzu ediyorlardı.
Üçüncü olarak da Ukrayna’yı terk edip hayatlarını başka bir yerde sürdürmek istiyorlardı.
Milli beklentileriyle kişisel beklentileri arasında ne kadar az bağlantı olduğunu görmek benim için çarpıcıydı. İki değişik kulvarda koşuyorlardı. Sonunda işin özünün gelip dayandığı nokta şu oldu: Bir millet inşa etmek nesiller alır ve ilk nesiller bu işin sıkıntısını çeker, bedelini öderler.. Başka bir yere giderek kendine şu anda iyi bir yaşam sağlama seçeneğinin yanında, bu yutulması zor acı bir ilaçtır.
Ukraynalıların, en azından Batı yanlısı olanlarının yaşadığı gerilimin altında biraz da ‘geleceğini inşa etmek ya da kendi geleceğini kurtarmak’ tercihi yatıyor.

Kendisine Rağmen Bağımsız

Bu konuştuklarım hep üniversiteler tarafından yetiştirilmiş, Ukrayna’nın Batı’ya meyilli sınıfına mensup insanlardı. Ukrayna’nın diğer kısmı Doğu’nun sanayi şehirlerinde yaşıyor. Bu insanların Ukrayna’yı terketme hayalleri yok fakat sanayilerinin Avrupa ile rekabet edemediğini anlıyorlar. Ne üretirlerse Rusya’nın alacağını biliyorlar ve Batı Ukrayna’daki Avrupa fabrikalarının kendilerini işsiz bırakmasından korkuyorlar. Buralarda Sovyetler Birliği nostaljisi hala yaşıyor. Stalin’in yaşattığı dehşeti unuttuklarından değil.. Sadece Leonid Brejnev devrindeki  bolluğun kendilerine daha önceki ve daha sonraki devirlerden çok daha çekici gelmesinden dolayı..

Buna bir de oligarkları ekleyin. Sadece Ukrayna ekonomisine ve toplumuna nufüz etmekle kalmıyorlar aynı zamanda Ukrayna’yı sıkıca Rusya’ya bağlıyorlar. Ukraynalı oligarkların belli başlıları karmaşık ekonomik ve siyasi düzenlemelerle bir şekilde Rusya’ya bağlılar. Oligarklar Ukrayna’nın omurgası. Yanımda bir gazeteci ile yürürken kendisi bana güzel fakat terkedilmiş bir binayı işaret etti. Dediğine göre süper zenginlerin bu tip binaları satın alıp, nasıl olsa vergi ödemedikleri için yıllarca bekletmeleri gelişmeyi geciktiriyormuş. AB, kuralları ve şeffaflık prensipleri ile oligarklar için bir kabus olmalı, halbuki Rusya ile ilişkiler onlar için günlük işler arasında.

Rusların, Rus İmparatorluğunu tekrar diriltmeye çalıştıklarını sanmıyorum. Onlar çok daha değişik bir hedefin, ‘bir nüfuz alanı’ yaratmanın peşindeler. Ukrayna’nın ya da başka bir ülkenin sorumluluğunu üstlenmeye niyetleri yok. Bu tip sorumlulukların Sovyet gücünü nasıl emip tükettiğini hatırlıyorlar. İstedikleri, Ukrayna üzerinde, NATO ya da peşinden ortaya çıkabilecek başka bir hasım gücün hakimiyetine mani olmayı garanti edebilecek ölçüde bir kontrol kurmak. Ukrayna’dan geçen doğalgaz hatları Rusların kontrolünde oldukça ve ve Ukrayna Rusya için bir tehdit oluşturmadıkça, Ruslar Ukrayna’nın iç bağımsızlığına razı durumdalar.

Aslında bunlar bağımsız bir ülkeden istenemeyecek kadar ileri talepler. Fakat Ukrayna’nın ana endişesi bağımsızlığını sadece resmi tanımının ötesine taşıyamamak değil. Ukrayna’nın bir numaralı problemi Rusya ile AB arasında yapacağı tercih. İşin tuhaf tarafı ne Rusya’nın ne AB’nin Ukrayna’yı isteyip istemedikleri belli değil. AB’nin bir tane daha zayıf üye kabul etmeye niyeti yok. Başında bunlardan yeteri kadarı var. Rusya da Ukrayna’yı yönetmenin külfetine katlanmaya razı değil. Onların tek isteği Ukrayna’nın Rusya’yı tehdit edebilecek bir güç tarafından yönetilmemesi. Bu kenar ülke tarafsız kaldığı müddetçe bağımsızlığı kimseye tehdit oluşturmuyor.

En ilginç bulduğum husus şu. Ukrayna bağımsız ve gelecekte de bağımsız kalacağını tahmin ediyorum. En derin problemi bu bağımsızlıkla ne yapacağı. Bu sorunun cevabını ancak tarafların birisi ile, Rusya ya da AB ile birlikte verebiliyor. Ukrayna’daki dahili kavga Ukrayna’nın kendisini nasıl yöneteceği hakkında değil, Rusya ile mi, AB ile mi ittifak yapacağı hakkında. Ukrayna’nın ittifaklarının savaşlara yol açtığı 20. yüzyılın aksine, bu devirde bir savaşa yol açılmayacak. Rusya Ukrayna’dan istediklerini elde etmiş durumda ve Avrupa bu duruma meydan okumayacak.

Ukrayna bağımsızlığın gerçek anlamıyla hiç yüzleşmemiş olarak bağımsızlık rüyaları görmüştü. O mali analistlere ve borsacılara, çocuklarımın bazılarının silahlı kuvvetlerde görev yapmış olduklarını söyledim. Bu fikirden dehşete düştüler. Bir insan neden askerlik yapmayı tercih ederdi ki? Çocuklarımın bu kararı verirlerken yürüttükleri mantığı, ki bunun iyi bir iş sahibi olmayla ilgisi yoktu, açıklamaya çalıştım. Aramızdaki zihniyet farkının çok büyük olduğunu gördüm. Ulusal bağımsızlık ile kişisel hizmetin bölünmez bir bütün olduğunu kavrayamadıklarını fark ettim. Ama sonra, daha önce söylediğim gibi, hepsi Ukrayna’yı terk etmeyi düşünüyorlardı.

Ukrayna bağımsız. Bir bakıma, bu bağımsızlıktan kurtulmak istediği ve bağımsızlığını teslim edebileceği, bu külfeti üstüne yıkabileceği birisini arıyor gibi bir hisse kapıldım. Bir kere ortada Ukrayna’nın sorumluluğunu almaya istekli birilerinin bulunduğu garanti değil. Bir de bende Ukraynalıların bağımsız olmanın gerçek anlamını kavramış olduklarına dair bir izlenim oluşmadı. Pek çokları için Moskova ve Varşova, Kiev’den daha gerçek..

Geopolitical Journey, Part 6: Ukraine is republished with permission of STRATFOR.

]]>
Yıldıray Oğur – TARAF – “89 yıl önce ‘üniter’ değildik..” /2010/12/yildiray-ogur-taraf-89-yil-once-%e2%80%98uniter%e2%80%99-degildik/ Thu, 23 Dec 2010 14:22:47 +0000 /?p=12290 Bugün “nasıl olur, ülke bölünür” diye tartışılan özerklik bundan 89 yıl önce Türkiye’nin ilk anayasasında hayata geçirilmişti. Eğitim, sağlık ve ekonomiyi yerele devreden 1921 Anayasası üniter devletin 90 yıl sonra da bir tabu olmadığının kanıtı.

“Eyaletlerin kendi manevi şahsiyetleri ve özerklikleri vardır. İç ve dış siyaset, adlî ve askeri konular, uluslararası ekonomik ilişkiler, hükümetin koyacağı genel vergiler dışında TBMM tarafından yapılacak yasalar çerçevesinde ekonomi, eğitim, sağlık, tarım, din, vakıflar ve bayındırlık faaliyetleri eyaletlerin yetkisindedir.”

Yukarıdaki özerklik anlayışını parti programına koyacak parti hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya anında üniter devlet ilkesine aykırılıktan kapatma davası açabilirdi.

Yalçınkaya 1921 yılında yaşasaydı bu madde için Atatürk’ün partisini de kapatmaya çalışabilir miydi?

Çünkü girişte günümüz şartlarına göre uyarlanmış halini okuduğunuz o paragraf, 19 Kasım 1920’de görüşülmeye başlanıp uzun tartışmalar sonunda 20 Ocak 1921’de kabul edilen 85 nolu Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasının 11. maddesi…

23 maddeli anayasanın ‘İdare ve Vilayet’ başlıkları altındaki beş maddesinde öngörülen sistem bugün “nasıl olur” diye tartışılan demokratik özerkliğin bundan 89 yıl önce “hazır yapılmışı” adeta…


10. Madde’de “Türkiye coğrafi vaziyet ve iktisadi münasebet nokta-i nazarından vilayetlere, vilayetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder” dendikten sonra 11. Madde’de bu vilayetlerin özerkliklerinin sınırları çiziliyor. Maddenin orijinali şöyle:

Madde 11- Vilâyet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’i adlî ve askerî umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükûmetin umumi tekâlifi ile menafi faydaları birden ziyade vilâyata, şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz edilecek kavanin mucibince evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia, Bayındırlık ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının salâhiyeti dahilindedir.

Bugünkü tartışmalarda kırmızı çizgilerini oluşturan ekonomi (vilayetlere vergi toplama hakkı da veriyor) eğitim, sağlık gibi konulardaki özerkliği öngören maddenin devamında ise bu vilayetlerin nasıl yönetileceği tarif edilmiş.

12 ve 13. Madde’de Vilayet Meclislerinin seçim ve çalışma usulleri anlatılıyor.

(Madde 12- Vilâyet Şûraları vilâyetler halkınca müntehap azadan mürekkeptir. Vilâyet Şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.

Madde 13- Vilâyet Şûrası, azası meyanında icra amiri olacak bir reis ile muhtelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihab eder, İcra salahiyeti daimi olan bu heyete aittir.)

14. Madde ise yine çok dikkat çekici. Yine önce orijinali:

Madde 14- Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi hükûmeti tarafından tayin olunup vazifesi devletin umumi ve müşterek vazaifini rüyet etmektir. Vali yalnız devletin umumi vazaifile mahalli vazaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.

İki yılda bir seçimle yenilenen Meclisler tarafından yönetilen ve bu Meclis içinden seçilen birer başkanı ve yönetimi olan vilayetlere valileri TBMM atıyor. Ama vali hem protokolde en üst sırada değil hem de yetkileri kısıtlanmış. Valiler yalnız merkezî yönetimin faaliyetleri ile mahalli yönetimin faaliyetleri arasında bir çatışma ortaya çıktığını devreye girmekle yükümlü. Bunun dışında yetki Vilayet Meclislerinde.

Aynı 1921 Anayasası’nın 3. maddesinde “Türk Devleti”nden değil, “Türkiye Devleti”nden bahsedildiğini hatırlatmaya gerek yok. Yine bu anayasa yürürlükteyken Cumhuriyet’i ilân eden 29 Ekim 1923 tarih ve 364 Sayılı Kanunda da “Türkler”den değil, “Türkiye”den bahsediliyor Saltanatı kaldıran 30 Ekim 1922 tarihli kanunda “Türkiye Hükûmeti”, Hilâfet ile Saltanatı birbirinden ayıran 1-2 Kasım 1922 tarihli Meclis kararında da “Türkiye halkı” ifadeleri kullanılmış. Kürdistan vekilleri mevzuuna hiç girmeyelim.

Lozan’da dinî ve ırki meselelerini kendince çözen Cumhuriyet 1924 Anayasası’yla pek çok kurucu ilke gibi özerkliğe de veda ediyor.

Yani özetle bugün ezelden beridir Türkiye’nin üniter devlet olarak bu coğrafyada var olduğunu zannedenlere karşı demokratik özerklik tartışmalarındaki en can alıcı referans kaynağı 1921 Anayasası’dır.

Özerklik meselesi de ayaküstü ve insanları tedirgin eden acele açıklamalarla değil 1921 Anayasası’ndan 90 yıl sonra yapılacağı artık kesinleşen Türkiye’nin beşinci anayasası olan 2011 Anayasası çerçevesinde tartışılmalı. Bundan 90 yıl önceki siyasi atmosferde ütopik olan özerklik değil de üniter devletti. O halde “gerçekçi” olup “imkânsızı” istemekten korkmaya gerek yok…

]]>
Ardan Zentürk – STAR – “Türk-İsrail savaşına doğru..” /2010/12/ardan-zenturk-star-turk-israil-savasina-dogru/ Thu, 23 Dec 2010 08:05:48 +0000 /?p=12239

“Bakın, Mavi Marmara’nın öncülüğünde Akdeniz’in uluslararası sularında gerçekleştirilen bir “insani direniş”, yüzyılın en büyük hırsızlığını nasıl ortaya çıkardı: İsrail, Gazze’de yaşayan 1.5 milyon masum sivili, bir açık hava hapishanesinde, yine onlara ait doğalgazı çalmak için yaşatıyor!.. “

Bu cümleyle başlamış, bu sütundaki 10 Haziran 2010 tarihli “Gazze’nin asıl nedeni: Filistin doğalgazı” başlıklı yazımız, şöyle de sonlanmış:

“Tel Aviv’in yakında, “Gazze’de abluka kalkar ama, bölgenin askeri sınırları yeniden çizilir” demesi de bekleniyor… Bu tür bir teklif, kağıt üstünde İsrail’in terörizme karşı mücadele zemini gibi görünse de esas olarak bölgedeki doğalgaz ve petrol yatakları üzerindeki askeri hakimiyetinin sınırlarını oluşturacak. Şimdiden uyarıyorum…”

Ne anlatmışız?

İsrail’in, önce Filistin doğalgazına el koyduğunu, bölgedeki hakimiyeti için Filistinli sivilleri bir açık hava hapishanesinde yaşattığını…

Daha da doymadığını…

Doğu Akdeniz’de açtığı yeni kuyular ile Lübnan’ın doğalgazını çaldığını…

Noble Energy isimli bir kuruluş ile sürdürdüğü çalışmalar sonucunda, bölgede büyük doğalgaz rezervlerine ulaştığını, yeni kuyularla dünyanın doğalgaz ihraç eden devletlerinden biri olabileceğini…

Meraklısı internete girer okur.
Bitmedi… Ne demişiz, 1 Temmuz 2010 tarihli, “Akdeniz: İsrail ile savaş riski” başlıklı yazımızda?

“Birleşmiş Milletler kararları, aralarında 400 mil mesafe olan devletlerin, kıta sahanlıklarını 200’er mil olarak belirlemelerini kabul ediyor. Kıbrıs’la İsrail’in Hayfa limanı arasındaki mesafe ise sadece 148 mil!.. Nitekim, Kıbrıs Rum yönetimi, İsrail ile Tamar doğalgaz bölgesi çerçevesinde bir ruhsatlama anlaşması yapmış, Türkiye, Rumlar’ın “Türkiye’nin ekonomik alanı” olarak kabul edilen Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol arama ruhsatı veremeyeceğini dünyaya duyurmuştu. Rumlar ise, söz konusu gerginliğin devam etmesi halinde, Türkiye’nin AB müzakerelerinde “enerji bahsi”ni açtırmayacaklarını söylemişlerdi. İsrail’in, Doğu Akdeniz’deki “saldırgan enerji” politikaları, sadece Filistin ve Lübnan’ı değil, harita nedeniyle Kıbrıs’ı da ilgilendiriyor. Özellikle KKTC ve bağlantısında Türkiye’nin hakim olduğu bir bölgede “savaş rüzgarları” daha sert esmeye başlıyor. Gelişme kritiktir… “

Yazının tamamı için buraya bakınız.

Ve Kıbrıs’la anlaşma!..

Beklenen oldu: Kıbrıs-İsrail Ekonomik Bölge Anlaşması imzalandı!..

Böylece İsrail, tarihinin en büyük ekonomik krizinde yakaladığı Yunanistan’ı, söz sahibi olduğu uluslararası finans kuruluşları üzerinden yakaladı, Kıbrıs Rum kesiminde bir güzel silkeledi… Artık, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ile İsrail arasındaki bölgede petrol ve doğalgaz arama hakkını kendinde görebiliyor.

Rumlar, bütün Kıbrıs olarak imzaladıkları anlaşmada KKTC ile İsrail arasındaki deniz alanını da peşkeş çekmiş oluyorlar!..

Buna KKTC’nin, Kıbrıs Türk’ünün ve haliyle Türkiye’nin itirazı var…

Kıbrıs Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Markos Kipriyanu ile İsrail Altyapı Bakanı Uzi Landau arasında imzalanan anlaşma, ilgili ekonomik bölgede çıkarılan bütün hammaddenin “paylaşımını” da öngörüyor.

Bu denklemde Kıbrıs Türk’ü nerede? Yok!..

Savaş kaçınılmaz olabilir

Türkiye’nin bu konudaki tutumu net: Kıbrıs’ta kalıcı bir anlaşma olmadan ve Kıbrıs Türk’ünün hakları yeni bir anlaşma ile garanti altına alınmadan bu tür anlaşmaların uygulanması imkansızdır.

Eğer…

İsrail’e bağlı şirketler, Kıbrıs Rum’u ile yaptıkları anlaşmaya dayanarak, KKTC’nin deniz alanını kapsayan bir bölgede doğalgaz aramasına kalkarlarsa, karşılarında Türk donanmasını bulacaklardır…

Eğer…

İsrail, Türkiye’nin hassas olduğu bölgeden doğalgaz çıkartmaya, Kıbrıs Rum ile yaptığı anlaşmaya dayanarak Kıbrıs Türk’ünün hakkını tıpkı Filistin ve Lübnan’da olduğu gibi yemeye kalkarsa, Doğu Akdeniz’de yeni bir savaş kaçınılmaz görülmektedir.

Aylar önce uyardık, durum ciddidir.

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ardan-zenturk/turk-israil-savasina-dogru-318061.htm

]]>
İbrahim Karagül – YENİ ŞAFAK – ‘Komşu’yu İsrail’in elinden kurtarmak! /2010/12/ibrahim-karagul-yeni-safak-komsuyu-israilin-elinden-kurtarmak/ Wed, 22 Dec 2010 18:03:59 +0000 /?p=12221 İsrail ile Kıbrıs Rum Kesimi arasında imzalanan, Doğu Akdeniz’de yeni ve çok boyutlu krizi tetikleyen, zengin enerji kaynaklarının işletilmesine yönelik anlaşmalar, yine İsrail’le Yunanistan arasında yapılan askeri anlaşmalar, Girit açıklarında yapılan S-300’lü tatbikatlar, Türkiye karşıtı askeri yakınlaşmalar devam ederken sürpriz bir gelişme oldu.

Türkiye, önümüzdeki yıl düzenlenecek Anadolu Kartalı tatbikatına Yunanistan’ı da davet etti. Türk Hava Kuvvetleri’nin yüzüncü kuruluş yıl dönümü nedeniyle 13-24 Haziran tarihinde yapılacak tatbikatın, şimdiye kadarkilerin en geniş çaplısı olacağı söyleniyor. Atina’nın teklife sıcak baktığı, Mirage 2000 uçaklarıyla katılacağı söyleniyor.

Bu durum iki önemli konuda derin değişimlere neden olabilir:

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’deki uçuşlar nedeniyle yaşanan krizlerin sona erdirilmesi için fırsat oluşturabilir. Eğer Atina tatbikata katılırsa, iki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerinde ve tehdit algılamalarında yeni bir aşamaya geçilebilir. Şüphesiz bu, iki ülke için de olağanüstü kazanımlar anlamına geliyor. Türkiye’nin teklifi bu amaca yönelik olabilir..

Ancak ikinci ve çok önemli bir şey daha var ve bence tatbikat davetinin asıl sebebi bu değil. Özetle “Atina’yı İsrail’in elinden kurtarmak” diyeceğim buna.

Türkiye ile ilişkileri hızla geri dönülmez noktaya gelen, Türkiye karşıtı bölgesel askeri güç, eksen oluşturmaya yönelik çok ciddi anlaşmalar yapan İsrail’in; Ege’nin Batı’sında ve güneyde Türkiye karşıtı garnizonlar kuruyor görüntüsü son derece rahatsız edici. Tel Aviv-Atina arasındaki son anlaşmalar; ekonomik kriz içinde bocalayan Yunanistan’ı altmış yıllık pozisyonundan çekip Türkiye ve Arap dünyasına karşı bir “cephe”ye dönüştürmeye yönelik İsrail stratejisinin geldiği noktayı ortaya seriyor. Türkiye’nin bu duruma seyirci kalması, rahatsızlık duymaması ya da önlem almaması düşünülemez.

Anadolu Kartalı’na ilk kez Atina’nın da davet edilmesi, bu yılki tatbikatın çok katılımlı olmasıyla da açıklanabilir, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmeye dönük daha önce atılan adımları güçlendirme niyeti olarak da.

Ama asıl sebebin İsrail’in Yunanistan’ı Türkiye karşıtı bir cepheye dönüştürme planına karşı olduğu ortada. Peki neden? Ankara-Atina-Tel Aviv arasında neler dönüyor, nasıl bir oyun bu?

İsrail, Anadolu Kartalı tatbikatlarının vazgeçilmez ülkesiydi. Yıllardır burada eğitilen, Türk hava sahasını kullanan İsrail uçaklarının, Gazze’yi, Cenin’i, Güney Lübnan’ı bombaladığını, hatta birkaç yıl önce hem de Türk hava sahasını kullanarak Suriye’yi bombaladığını biliyoruz.

İki ülke ilişkilerindeki ayrışma ve krizler belirginleşmeye başlayınca, geçtiğimiz yıl İsrail savaş uçakları tatbikattan uzaklaştırıldı. Aynı yıl, ABD de tatbikata katılmadı. Bu yılki tatbikatta dikkat çekici bir gelişme yaşandı. Tarihte ilk kez Çin savaş uçakları Türkiye’ye geldi ve Anadolu Kartalı tatbikatına katıldı. Pakistan-İran hava sahasını geçip Türkiye’ye gelen Çin uçakları ilk kez bir NATO ülkesinde hava tatbikatına katılıyordu. Bu olay, Doğu-Batı arasındaki güç kaymasının en önemli göstergelerinden biriydi ve çok tartışıldı.

Bunlar olurken Türkiye, Pakistan’dan Kuzey Afrika’ya, Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e, Orta Afrika’dan Balkan ülkelerine kadar geniş bir alanda şaşırtıcı bir yakınlaşma, ortaklık inşa ediyordu. Eski stratejik ortak İsrail’in alanını daraltan bu derin değişim, Batı’da “eksen kayması” tartışmalarına neden oluyordu.

Hemen ardından İsrail’in karşı tecrit stratejisi devreye girdi. Akdeniz ve Balkanlar’da Türkiye karşıtı etkin kampanya başlatıldı. Bu kampanya, Akdeniz’den Karadeniz’e, Macaristan’dan Gürcistan’a uzanan geniş bir alanda Türkiye’yi çevreleme görüntüsü vermeye başladı.

Türkiye ve İsrail, bulundukları coğrafyanın en merkezinden kenar uçlarına kadar her alanda müthiş bir güç gösterisi yapıyordu. Tel Aviv adeta kendi eksenini inşa ediyordu. İki ülkenin hesapları ve girişimleri bölge ölçekli jeopolitik sarsıntılara yol açacak, güç dengelerini temelden değiştirecek boyut aldı.

Geçtiğimiz günlerde İsrail ile Yunanistan arasındaki yeni bir anlaşma yapıldı: Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını artık İsrail savunma sanayisi karşılayacak… Teknoloji transferi ve askeri ihtiyaçlar ve F-16 silah sistemleri dahil, geniş bir alanda askeri tedarik söz konusu. Benjamin Netanyahu’nun 15 Ağustos 2010 tarihli Atina ziyareti, Yunanistan Başbakanı ve heyetlerinin İsrail ziyaretleri ile, Yunan hava sahası İsrail uçaklarına açılmıştı zaten.

İki ülke ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan, yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. Uzun menzilli saldırı tatbikatıydı bu.

Savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi anlaşmalar sadece Yunanistan’la yapılmadı. Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiydi. Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan’la derinlikli askeri anlaşmalar yapıldı. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açılıyordu.

Bütün bunlar Türkiye’yi rahatsız edecek gelişmeler. Görünüşte Anadolu semaları kendisine kapatılan İsrail, askeri eğitim için geniş hava sahaları arıyordu. Ama hepsine birlikte bakıldığında Türkiye açısından hiç de hoş olmayan bir manzara çıkıyor ortaya. Doğu Akdeniz’de; İsrail – Rum Kesimi – Yunanistan arasında ve Balkanlar’da askeri bir ittifak oluşuyordu ve bu ittifakın öncü gücü İsrail’di..

Geçtiğimiz Cuma günü, İsrail ile Rum Kesimi arasında yapılan anlaşmaya Türkiye’nin tepkisi İsrail tarafından “küstahça” diye nitelendirildi.

Hal böyle iken, Batı sınırımızdaki komşumuzun İsrail için bir garnizon ülke görüntüsü vermesi Türkiye’den önce Yunan halkının çıkarlarına ters bir durum. İki ülke arasındaki anlaşmazlıkların boyutunu aşan bir pozisyon alış bu. Anadolu tatbikatı üzerinden bir jeopolitik restleşme izliyoruz. Atina’ya yönelik davetin anlamı bu.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=22.12.2010&y=IbrahimKaragul

]]>
Neşe Düzel Ropörtajı – TARAF – Prof. Dr. İştar Gözaydın: ‘Türkiye’de din yükselen bir olgu’ /2010/12/nese-duzel-roportaji-taraf-prof-dr-istar-gozaydin-%e2%80%98turkiye%e2%80%99de-din-yukselen-bir-olgu%e2%80%99/ Wed, 22 Dec 2010 03:26:21 +0000 /?p=12118 “Dine ilgi giderek artıyor. Bugün Türkiye’de din, yükselen bir olgu. Modernitenin yarattığı yalnızlığı ve boşluğu gidermenin yanında, iş hayatında bazı işbirliği imkânları yaratıyor din.”

“Din dersini CHP getirdi. 1947 kurultayında devletin din politikası değiştirildi. Hacılara ilk kez döviz tahsis edildi, ilahiyat fakültesi kuruldu, imam-hatip ve Kur’an kursları açıldı.”

“Cumhuriyet’in tek bir İslam anlayışı vardır, bu da Sünni Hanefiliktir. Cumhuriyet bugün Osmanlı’daki Şeyhülislamlık düzenini, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla sürdürüyor.”

NEDEN İŞTAR GÖZAYDIN

Kansız, katliamsız hiçbir probleme, problem demiyoruz biz. Alevi sorunu da böyle. Ancak büyük insanlık suçları ve ölümler yaşandıktan sonra bir sorun olarak kabul edildi ve çözümü için tartışılmaya başlandı. Ama bu ülkede Alevi sorununun ayrılmaz parçası olan “Diyanet sorunu” hâlâ bir sorun olarak görülmüyor ve çözülmeye çalışılmıyor. Oysa Cumhuriyet, baştan beri, dini ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bu ülkede tek tip insan yaratmak için kullanıyor. Alevilerin açılımı sürekli Diyanet’in engeline çarpıyor. Çünkü Diyanet “Bu ülkede tek bir İslam var. Alevilik diye bir inanç grubu ya da mezhep vs. yok. Cemevi ibadethane değildir” diyerek, Hıristiyan ve Musevilerin dışındaki herkesi Sünni Hanefi yapmaya çalışıyor. Böylece “laik” Cumhuriyet’in “Türk-Sünni-Hanefi” bir toplum yaratma ülküsü, din kullanılarak Diyanet tarafından oluşturuluyor. Avusturya devleti, Alevi açılımı yapıp, ülkesindeki Alevileri bir “yasal inanç” olarak tanırken, bizim Cumhuriyet hâlâ kendi vatandaşı Alevileri bir inanç grubu olarak resmen kabul etmiyor. Acaba Cumhuriyet, gerçekten laik bir düzen istemiyor mu? Cumhuriyet’in ilk işi niye Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmak oldu? Diyanet’in olması ne işe yarıyor? Diyanet’in varlığını en çok kim istiyor? Diyanet neden kaldırılmıyor? Neden devlet hiçbir zaman Alevilerin ibadethanelerini ve çocuklarının Aleviliğe göre eğitimini kabul etmiyor? Cumhuriyet’in tasavvur ettiği “ideal Türk vatandaşının” dinî özellikleri ne? Gelişmiş ülkelerde bizdeki Diyanet İşleri’nin benzeri kuruluşlar var mı? Cumhuriyet’in dinle ve Alevilerle yaşadığı sorun ne zaman bitecek? Başta Diyanet sorunu olmak üzere bütün bu sorunları ve soruları, yirmi beş yıldır din ve devlet ilişkileri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve din özgürlüğü üzerine çalışan Prof. İştar Gözaydın’la konuştuk. İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim üyesi olan idare hukukçusu Prof. Dr. İştar Gözaydın’ın Türkiye Cumhuriyeti’nde dinin tanzimi-Diyanet başlıklı kitabı yenilenmiş haliyle İletişim tarafından yeniden yayımlandı.

NEŞE DÜZEL: Aleviler zorunlu din dersinin kaldırılmasını istiyorlardı. Yeni alınan karara göre, okullarda zorunlu din dersi kaldırılmayacak ama Alevilik de din derslerinde okutulacak. Niye zorunlu din dersi var? Neden devlet, din konusunu bir türlü halkın kendi seçimine bırakmıyor da, hep bu alana müdahale ediyor?

İŞTAR GÖZAYDIN: Cumhuriyet’in kuruluşundan beri gelen bir mesele bu. Cumhuriyet, dini, bir rakip olarak gördü. Ama kendine rakip gördüğü dini ortadan kaldırmadı. Onun yerine, bilgisini kendisinin ürettiği bir din oluşturmayı tercih etti Cumhuriyet. Bugün hâlâ yaşanan budur. Bizde devlet, din bilgisini kendisi üretmek istiyor ve bu vesayetçi uygulama Cumhuriyet’in kuruluşundan beri sürüyor. Aslında bir “modernleşme” projesi olan Cumhuriyet açısından akla yakın bir yaklaşım bu.

Niye?

Çünkü ideoloji böyle üretiliyor. Cumhuriyet kendine uygun din anlayışını Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersleri kanalıyla üretiyor.

Diyanet 1924’ten beri var. Okullarda zorunlu din dersi 1924’ten beri var mı?

Zorunlu din dersi, 1982 Anayasası’yla geldi. Darbeciler, kendilerine siyasi destek sağlamak için dini çok kullandılar. 1949’a dek bu ülkede hiçbir şekilde din dersi yoktu.

Din dersini okullara kim koydu?

CHP’nin 1947’deki yedinci kurultayında, devletin din politikası değiştirildi. CHP, Demokrat Parti’ye karşı pozisyonunu korumak için din dersini getirdi. Hacca gideceklere ilk kez döviz tahsis edildi, ilk ilahiyat fakültesi kuruldu, imam-hatip kursları açıldı, Kur’an kurslarına başlandı. Bu ülkede uzunca bir dönem din dersi isteğe bağlı oldu. Mesela, önceleri din dersini almak isteğe bağlıydı. Sonra din dersini almamak isteğe bağlı oldu. Yani din dersi konusunda özgürlük giderek hep daraltıldı ve bugünkü noktaya geldi.

Peki, din dersi kitaplarında Alevilik hiç yer aldı mı?

Hiçbir dönemde Alevilik kitaplarda yer almadı. Aleviliğin sadece bir kültürel öge olarak algılanması istendi. Hatta 1963’te Diyanet Kanunu oluşturulurken, bir tasarı hazırlandı. Tasarıda, Mezhepler Müdürlüğü diye bir birimin oluşturulması düşünüldü. Bu öneriye, “Bu ülkede bir tek İslam anlayışı vardır” diyerek karşı çıkıldı. Zaten Cumhuriyet’in baştan beri anlayışı budur. Tek bir İslam anlayışı vardır ve bu da Sünni Hanefiliktir.

Devletin dine müdahale biçimi gayet tuhaf ve çelişkili… Üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan da devlet, ilköğretimde zorla din dersi okutan da devlet. Devlet ne istiyor?

Dini kontrolü altında tutmak istiyor. Dini kendine rakip gören Cumhuriyet, dini kendine uygun olarak formatlamak ve kullanmak istiyor. Yalnız şunu da belirtmeliyim… Laiklik tanımı sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok problemli. İçinde en çok riyakârlığın bulunduğu bir kavram bu. Pür bir laiklik dünyada hiçbir yerde yok.

Türkiye’deki kadar devletin müdahale ettiği bir “laiklik” Avrupa’da var mı peki?

Türkiye’ de daha fazla müdahale var. Bu toprakların getirdiği bir geleneğin parçası bu da. Devlet, Bizans’ta da, Osmanlı’da da dine müdahale etti. Bizde devletin dine müdahale etmesi, Bizans’ın bir devamıdır. Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlığı resmî dini olarak benimsemiş bir yapıdır. Osmanlı da Sünni Hanefi anlayışı benimsedi. Cumhuriyet, Osmanlı’nın bu anlayışını devam ettiriyor.

Cumhuriyet, neden Diyanet İşleri’ni kurdu? Neydi bunun amacı?

Cumhuriyet, dinin önemini biliyor ve onu kontrol etmek istiyor. 3 Mart 1924’te üç kanun çıkarılıyor. Cumhuriyet’in kurucu kanunları bunlar. Bir, hilafet kaldırılıyor. İki, Ordu ve Din İşleri Bakanlıkları lağvediliyor. Üç, tevhidi tedrisat kanunu getiriliyor. Bütün bunların bir mantığı var tabii. Cumhuriyet, ilk andan itibaren dinden arî, dinin, din adamlarının etkili olmadığı bir devlet oluşturma amacında. Fakat bu ilişkiyi ilk başta kesip atamıyor.

Niye?

Çünkü bir savaş yaşanmış İslamcı kesimden ciddi destek alınmış. Mustafa Kemal 1923’te İzmit’te kendisine yeni hükümetin bir dini olup olmayacağını soran gazeteci Kılıçzade Hakkı Bey’e “Olacaktır tabii, çeşitli adımlar atacağız” gibisinden bir cevap veriyor. Daha sonra Nutuk’ta, “İtiraf edeyim ki bu suale muhatap olmayı hiç de arzu etmiyordum. Pek kısa olması lazım gelen cevabın, o günkü şartlara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemiyordum. Hükümetin dini olamaz diyemedim, aksini söyledim” diyor. Nitekim 1924’te bu üç kanunu çıkartıyor. Din Bakanlığı yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuruyor.

Devleti dinden bağımsız kılmaya çalışırken, devletin içine bir dinî kurumu oturtmak büyük bir çelişki değil mi laiklik açısından?

Hem evet, hem hayır. Devlet, dini içeriyor ama pençesi altına alıyor. Çünkü Diyanet’i bakanlık olarak düzenlemiyor. Başbakanlığa bağlı Tapu Kadastro gibi bir birim yapıyor. Böylece hem Diyanet’in sahip olabileceği muhtemel bir kutsiyeti ortadan kaldırıyor, hem de dinin hiyerarşideki yerini aşağıya çekiyor, böylece kontrol edebileceği bir alan üretiyor.

Aslında Cumhuriyet, Osmanlı’nın Şeyhülislamlık düzenini, Diyanet’le mi sürdürüyor?

Bir anlamda öyle… Evet.

Devlet, Diyanet’i kuracak kadar dindar ve Sünni’yse, o zaman neden Sünnilerin giyimine, çocuklarının özel kurslarda eğitimine karşı çıkıyor?

Cumhuriyet’in din ve laiklik anlayışı, çok bireyselleştirilmiş bir dini öngörüyor. Herkesin kendisiyle tanrısının arasında bir ilişkisinin olduğunu, asla kamusal alanda yaşanmaması gerektiğini düşünüyor. Laiklik, 1937’de Anayasa’ya konulurken, zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, dinin görünür olmaması konusunda ifadeleri var.

Faşist bir dönemden söz ediyorsunuz.

Hem de nasıl… “Din bireyselleşsin. İnsanlar, dinlerini gizli saklı tanrılarıyla yaşasınlar. Öyle camilerde, cemaatlerde tarikler oluşmasın. Kadın başını örtmek istiyorsa evinin içinde örter. Kamusal alana çıkmak istiyorsa başını açar. Başını açmak istemiyorsa da evinden çıkmaz” anlayışıyla kuruluyor laiklik. Şükrü Kaya’nın anlayışı bugüne dek sürdü işte.

Bizim devleti dinî açıdan nasıl tarif edersiniz?

Dini kendi istediği şekilde biçimlendirip kullanmaya çalıştığı için dinle çok fazla iç içe geçmiş bir yapı bu. Ama sanki böyle bir yapısı yokmuş, “laikmiş” gibi davranıyor. Düşünün… 1982 Anayasası’yla Diyanet’e “milli birlik ve beraberliği” sağlama görevi verildi.

Bunun anlamı herkesi Sünnileştirmek değil mi?

Evet, Sünnileştirmek ve Hanefileştirmek. 1963’te Mezhepler Genel Müdürlüğü kurulsun diye bir fikir ortaya atıldığında, “birlik ve beraberliği ortadan kaldırır” diye her kesimde kıyamet kopmuştu. Birlik beraberlik dediğimiz, teklik bizim. Modern devlet, her şeyin tekleştirildiği, standardize edildiği, homojenleştirildiği, çeşitliliğin, farklılığın “bire” indirgendiği bir yapıdır. Bu bakımdan da Türkiye Cumhuriyeti son derece “modern” bir yapıdır! Bu “modernliği”, etnik olarak da dinsel olarak da yaşıyoruz biz. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir zaman demokrat olma merakı olmadı. 1923’te de, 2010’da da hep aynı davrandı, mecburiyetlerden ve zorlamalardan ötürü “demokrasiyi benimsemiş” gibi yaptı.

Devlet, Alevilere nasıl bakıyor?

Yok sayıyor. Alevi köylerine cami yapmaya kalkışmak, Alevileri asimile etmenin bir parçası değil midir zaten? Diyanet’in en sıkıştığı konu Aleviliktir. Son dönemde çeşitli baskılarla açılım görüşmeleri yapıldı ama, Diyanet hiçbir zaman Aleviliği bir inanç olarak kabul etmedi. Diyanet, “Tek bir İslam vardır. İslam dininin ibadet yeri camidir. Bütün Müslümanların camide ibadet etmesi gerekir” diyor. Cemevinin ibadet yeri sayılmamasının önündeki en büyük engellerden biri budur. Oysa bir dinî cemaat, “ben şuyum, benim ibadet yerim budur” diyorsa, İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince bunun kabul edilmesi zorunludur.

Zaten laiklik de bu değil midir?

Laiklik, farklı inançların ve anlayışların birarada yaşamasının mümkün olabilmesidir. Yalnız şu var: Devlet gücünün, Alevilere karşı kullandığı bu yok sayma imtiyazını, bundan sonra kullanabilmesi pek kolay değil. Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da bir değişiklik oldu. Özgürlüklere çok saygılı olan yeni başkan Mehmet Görmez’le birlikte Diyanet’in Aleviliğe bakışı değişebilir.

Diyanet’in yeni başkanı ne yapabilir?

Gerçekleştirilmesi istenen birtakım açılımları daha iyi yapabileceğini düşündükleri bir kişiyi getirdiler Diyanet’in başkanlığına. Ayrıca etnik farklılıklar konusunda yeni Diyanet’in nasıl tavır alacağı da izlenmeli. Bence Mehmet Görmez’i özellikle Kürt oylarını elde etmek için getirdiler.

Devletin dinle Türklük arasında kurduğu ilişki de garip. Kürtleri zorla Türk yapmak istiyor ama gayrımüslim vatandaşlarını Türk olarak kabul etmiyor. Bizim devlete göre Müslüman olmayan, Türk olamaz mı?

Pratiklere bakarsanız, Türk olamıyor. Ama şöyle korkunç bir şey de var. Moda’daki evimin arkasında Ermeni okulu vardı. Çocuklar her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye ant içmek zorundaydılar.

Bu soruyu tersten de sormak mümkün. Bizim devlete göre bu ülkedeki her Müslüman, Türk mü?

Bu anlayışa göre Türk.

Diyanet’i neden kaldırmıyor devlet?

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı denen organizasyon o kadar güçlü ve yaygındır ki, sadece devlet değil, hiçbir siyasi parti, iktidara geldiğinde Diyanet’in gücünden kendini yoksun bırakmaz.

Diyanet’in olması tam olarak ne işe yarıyor?

İktidara gelen, kendi din anlayışını Diyanet kanalıyla üretir ve dayatır. Zorunlu din dersi böyledir. Okullarda zorunlu din dersini kurucu elit de, siyasi iktidarlar da kaldırmak istemiyor Çünkü her iktidara gelen, kendi “doğru” bildiği kabul ettiği anlayışı eğitim yoluyla yaymak istiyor. Diyanet, sadece camilere imam atamıyor. Diyanet, vatandaşın din konusunda sorduklarına da cevap veriyor. Yani din yorumu yapıyor, dinî bilgi üretiyor. Dinî bilgi üretmek demek, dinin yaşanış biçimini, yorumlanışını kontrol altına almak demektir. Kısacası Diyanet, dini kontrol altında tutmaya ve kitlelerin yönlendirilmesine yarıyor. Halkı kontrol etmenin bir aracıdır Diyanet. Ayrıca dünyada dinin rolü artıyor.

Bu durumda, Diyanet’in önemi mi artıyor?

Evet, dinî bir örgütün önemi artıyor. Mesela dine karşı çok hassas olmadığı düşünülen mahallelerde bile Cuma namazına katılım gittikçe büyüyor. İstanbul’un Etiler gibi bir merkezinde, Cuma namazı nedeniyle trafik tıkanıyor. Din, Türkiye’de de yükselen bir olgu. Modernite, vaat ettiklerini tam karşılayamadı. İnsanlar boşluğa, yalnızlığa düştüler. Bunun dışında bir de tabii, din, ekonomik ve sosyal bir dayanışma ağının kurulmasına zemin yaratıyor. İş dünyasında da bir takım işbirliği imkânları yaratıyor. Dine ilginin artmasında bunun da rolü var.

Alevilerin ibadethanelerini ve çocuklarının Aleviliğe göre eğitimini, neden devlet hiçbir zaman kabul etmemiş?

Devlet, farklı olanı istemiyor. Daha önce benim görüştüğüm yetkililer hep çeşitli bahaneler ileri sürdüler. “Tek bir Alevilik anlayışı yok. Biz kimi muhatap alacağımızı bilemiyoruz” dediler.

Tek bir Sünnilik anlayışı da yok. Var mı?

Tabii ki yok.

Devletle Alevilerin ilişkisi nedir?

Eğer laiklik farklı anlayışların eşit muamele görmesi demekse, Aleviler hiç eşit olmadılar. Alevilerin devletle tek taraflı bir aşk ilişkisi var. Kara sevda gibi bir ilişki bu. Alevilerin milli mücadelenin kazanılmasında çok önemli payları var ama Aleviler iktidardan pay alamadılar. Kendilerine iktidardan hiç pay vermemişken niye sürekli olarak CHP’yi desteklediler derseniz… Bu da Alevilerin kendi özeleştirilerini yapmaları gereken bir alandır.

Cumhuriyet’in tasavvur etiği “ideal Türk vatandaşının” dinî özellikleri nedir?

Modernleştirme projesinin bütün tasavvuru, “dinini, kendisiyle tanrısı arasında yaşayan, dinini hiçbir zaman kamusal alana taşımayan, dinini bireyselleştiren” bir vatandaştır. Dinin önemini kaybedeceğini, dinin kişilerin vicdanlarına itileceğini düşünülüyordu ama bunun mümkün olmadığı görüldü. İnsanlar evin içine hapsedilemeyeceğine göre, dinin kamusal alana çıkmaması diye bir ihtimal yok. Ama şu var. Türkiye coğrafyasında camiler bir buluşma yeri ve ortak yaşama alanı değildir. Arap dünyasında insanlar sabah camide buluşur. Bizim coğrafyada çok daha Protestan bir anlayış var.

Protestan anlayış nedir?

Mesela İskandinav ülkelerinde kiliseler, Katolik kiliseleri gibi günün her saatinde açık değil. İnsanların belirli zamanlarda ibadetini yapması, diğer zamanlarda çalışması beklenir. Bizdeki anlayış da İskandinav ülkelerinin Hıristiyanlığı gibi… Arap dünyasındaki gibi ortak buluşma ve yaşama alanı değil bizde camiler.

İnsanların ortak yaşama alanı nedir bizde?

Kahveler ve kıraathanelerde insanlar biraraya gelirler. Aslında buna da, dindarlığın hiçbir zaman çok koyu olmaması yol açmıştır. Bir toplantıda Türkiye deyince, Uzakdoğulu Müslümanlar bana “light İslam” demişti. Bir yanda dinin önemini kabul eden ama diğer yanda dini hiçbir zaman hayatının ana eksenine yerleştirmeyen bir anlayış bu… Osmanlı’dan da gelen bir şey bu.

Osmanlı’da tekkeler ve zaviyeler vardı. Müslümanlığın her rengi, her farklı yaklaşımı kendine bir hayat alanı buluyordu. Cumhuriyet, neden dindeki bu farklılıklardan rahatsız oldu? Osmanlı’nın korkmadığı dinden, Cumhuriyet niye bu kadar korktu?

Osmanlı, kendini 1300’lerden itibaren var etmiş bir güçtü. Cumhuriyet ise geleneksellikten moderniteye geçildiği yeni bir çağda, yepyeni bir yapı olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla güçsüzdü. Meşruiyetini, kendi kimliğini kurmaya çalıştı ve dini kullandı. Mesela Mustafa Kemal de Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’yi kullanıyor. Şeyhülislam bir takım hutbeler yayınlıyor ve toplum kabul ediyor.

Peki, Cumhuriyet, dinden korkmaktan vazgeçtiğinde nasıl bir Türkiye olacak?

Rahatlayacak. Ama ben karamsarım. Bu toplumun siyasi kültüründe özgürlükçülük yok. Sadece kurucu elit değil, onun reddettiği gruplar da iktidara geldiklerinde kendi doğrularını dayatıyorlar ve kendi totaliterliklerini geliştiriyorlar. Herkeste, kendisinin “doğru” olduğunu düşünen bir mutlakıyetçilik var.

Peki, Diyanet diye bir yapı var oldukça, iktidara gelen herkes bu ülkede kendi dinî anlayışını mı dayatacak topluma?

Tabii… Diyanet’i kaldırmak için de en ufak bir çabada bulunmayacak. O zaman da muhtemelen Kemalistler kendi kurdukları Diyanet’in kaldırılmasını talep edecekler.

http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-istar-gozaydin-turkiye-de-din-yukselen-bir-olgu.htm

]]>
İbrahim Karagül – YENİ ŞAFAK – “Bu kavga büyüyecek!” /2010/12/ibrahim-karagul-yeni-safak-bu-kavga-buyuyecek/ Tue, 21 Dec 2010 08:43:32 +0000 /?p=12157 Mavi Marmara krizi çözülse bile, Türkiye ile İsrail arasında krizlerin sonu gelmeyecek demiştik. Gelmeyecek de.. Her kriz çözüldükten sonra yenisi gelecek. Nitekim özür ve tazminat konusundaki tartışmalar devam ederken “yenisi” çoktan çıktı bile. Üstelik çok ilginç ve bir o kadar da krizlerin altında yatan gerçeği ortaya çıkarır nitelikte.

İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, geçtiğimiz Cuma günü (17 Aralık); “Denizdeki münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleme anlaşması” imzaladı. Bunun anlamı; Doğu Akdeniz’deki kaynakların, özellikle bölgede bulunan zengin doğalgaz kaynaklarının işletilmesine daha doğrusu paylaşılmasına yönelik sınırların belirlenmesidir.

Türkiye, anlaşmaya sert reaksiyon gösterdi. İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabi Levy, Dışişleri’ne çağrıldı ve Türkiye’nin kınaması iletildi. Kıbrıs sorunu dahil, bölge odaklı gelişmelere olumsuz etkileri vurgulandı. Doğu Akdeniz, bütün bölge için çok hassas bir alan. Anlaşmanın doğuracağı sıkıntıları görmek o kadar da zor değil. Rum kesimi, daha önce de benzer bir anlaşmayı Lübnan ve Mısır’la yapmıştı. Ankara’nın, bu anlaşmaya da çok sert tepki gösterdiği, bu yüzden Lübnan parlamentosu tarafından onaylanmadığı, Lübnan içindeki grupların anlaşmaya tepki gösterdiği biliniyor.

Mavi Marmara dahil, İsrail’in gösterdiği aşırı tepkilerin sebeplerinden biridir bu konu. Geçtiğimiz hafta 16 Aralık 2010), “Ege Adaları’nda İsrail füzeleri, kime karşı?” başlığı altında İsrail ile Yunanistan ve Balkan ülkeleri arasındaki askeri yakınlaşmaya, Rum Kesimi ile yapılan silah anlaşmasına detaylı dikkat çekmiştik. Durumun daha iyi anlaşılması için söz konusu yazının bir kez daha okunmasını öneriyorum.

Anlaşmalara ve krizlere neden olan “Akdeniz’de doğalgaz kavgası”na biraz yakından bakalım.

Aslında olay yeni değil. İsrail daha önce ABD merkezli Noble Energy ile birlikte İsrail’in yüz yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayacak kaynaklar üzerinde çalışmaya başladı. 135 kilometre açıkta keşfedilen 453 milyar metreküp doğalgaz İsrail’i doğalgaz ihracatçısı yapacak. 2009 yılında bulunan Tamar kaynağından sonra keşfedilen Leviathan bölgesi Akdeniz’de dengeleri değiştirecek güce sahip.

Peki bu gaz kimin? İsrail’in mi? Lübnan ya da Filistin’e ait zenginlik nasıl oluyor da İsrail’in oluyor? Mavi Marmara nerede saldırıya uğradı? Gazze bu zenginlik yüzünden mi saldırıya uğradı? Bu zenginlik yüzünden mi abluka altında? Bu zenginlik yüzünden mi açlığa mahkum? İsrail bu zenginlik yüzünden mi Gazze’ye özgürlük diyen herkesi, her ülkeyi düşman sayıyor?

On yıl önce, Filistin yönetimi ile İngiliz gaz şirketi BG Grup ve Lübnanlı iki aile arasında Filistin açıklarında keşfedilen doğalgaz kaynaklarının işletilmesi için anlaşma yapıldı. Gazze-Deniz 1 ve Gazze-Deniz 2 kuyuları açıldı. Çıkarılan gaz İsrail’e satılacaktı. Hisseler bile paylaşıldı.

İsrail, güvenlik nedeniyle, doğalgazı satın almayacağını açıkladı. Bu satışın Filistin’i zenginleştireceğinden korktu. Gazze-İsrail kıyı şeridindeki rezervlerin yüzde altmışı Filistinlilere aitti çünkü. Yani yasal olarak Filistin halkı milyarlarca metreküp doğalgaza sahipti. Arafat’ın ölümü, Hamas’ın seçimi kazanması ve İsrail’in kararı ile anlaşma yattı. Kaynaklar işletilemedi. Şirket 2008’de bölgedeki ofisini kapattı. Bütün bunların, o dönemde bölgede yaşananların bu proje ile, zenginlikle hiçbir ilgisi olmadığını söyleyebilir miyiz?

Anlaşmanın boşa çıkarılmasının ardından harekete geçen İsrail, bu sefer kendisi aynı şirkete söz konusu kaynaklar için görüşme teklif etti. Görüşmelerin başlamasından birkaç ay sonra, hiç sebep yokken, üstelik Türkiye’nin öncülüğünde İsrail ve Suriye anlaşmaya yakınlaşmışken o vahşi Gazze katliamı başlatıldı. Saldırı acımasız bir ambargo ile devam etti, ediyor.

Ve şimdi İsrail, aslında Filistinlilere ait olan, Lübnan’a ait olan doğalgaz kaynaklarını yüz yıl yetecek kaynak olarak yeniden keşfediyor! Bir çok ülkeyle anlaşmalar yapıyor. Ne garip değil mi! İsrail’i enerji piyasasında önemli bir yere getirecek olan kaynaklar, Bakü-Ceyhan’dan gelecek kaynaklarla birleştiğinde, bu ülke tam anlamıyla enerji kavşağına dönüşecek. İyi hesap!

Mavi Marmara, bu büyük savaşın tam merkezine düştü. Doğu Akdeniz’in yeni enerji kaynakları, aynı zamanda Kıbrıs açıklarına denk gelen bu kaynak, Türkiye’yi de kavganın içine çekiyor. Türkiye, Filistin, Lübnan, Suriye ve KKTC birlikte düşünüldüğünde İsrail’in öfkesini anlamamak mümkün değil. Tabii Doğu Akdeniz’i Türkiye’nin aleyhine istikrarsızlaştırmaya dönük terör saldırıları, İskenderun olayı, Rum Kesimi ile güvenlik anlaşmaları, Akdeniz’de tatbikatlar da bununla birlikte düşünülmeli.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=21.12.2010&y=IbrahimKaragul

]]>
Ahmet Altan – TARAF – “Başbakan’ın anlamadığı..” /2010/12/ahmet-altan-taraf-basbakan%e2%80%99in-anlamadigi/ Sun, 19 Dec 2010 13:54:33 +0000 /?p=12047 Galiba bizim başbakan bu gerçeği hiç anlayamayacak.

Şemdinli’den bu yana ne zaman askerle anlaşmaya kalksa muhtırayı alnının ortasına yiyor.

Nedense cesaretini toplaması için mutlaka askerin sert bir çıkış yapması gerekiyor.

Halkın kendisine verdiği iktidarı cesaretle koruyup halktan alkışı aldıktan sonra yeniden ruhunun o ürkek ve uzlaşmacı yanı ortaya çıkıyor, “anlaşabilir miyiz” diye orduyla dansa kalkıyor.

12 Eylüldeki büyük referandum zaferinden sonra büyük bir güç ve destek kazanmışken kalktı gene askerle anlaştı.

Gelişmiş hiçbir ülkede eşi bulunmayan pespaye bir Sayıştay Yasası çıkardı.

Ordunun harcamalarını Sayıştay denetleyecekti ama bu “harcamaların gerekli olup olmadığını” soramayacaktı.

Bu harcamaları halka açıklamayacaktı, lojmanlara, dinlenme tesislerine, makam arabalarına kaç para gittiğini biz hiç bilemeyecektik, alınan silahların gerekli olup olmadığı konusunda hiçbir fikrimiz olmayacaktı.

Üstelik bu “gizliliğin” kurallarını oluşturma yetkisini de Genelkurmay’a verdi.

Bu, halkın parasını halka sormadan generallere bağışlamak anlamına geliyordu.

Taraf’tan başka hiçbir gazete bu rezaleti manşet yapmadı.

Başbakan’la yakın temas içinde olan “yandaş medya” Başbakan’ı üzmemek için sustu, hâlâ ihalelerin, kredilerin bol keseden gazete patronlarına dağıtıldığı 28 Şubat’ın hayalini kuran “malum medya” da orduyu sıkıntıya sokmamak için konuya arkasını döndü.

Bu yüzden, ülkenin büyük kısmı Sayıştay konusunda iktidarın orduyla birlikte nasıl bir fırıldak çevirdiğini hâlâ bilmiyor.

Erdoğan, Sayıştay konusunda orduyla anlaştı…

Ve, çoktandır susmuş olan Genelkurmay hiç de üstüne vazife olmayan “iki dillilik” konusunda saçma sapan bir muhtırayı hükümete dayadı.

Başbakan’ın anlamadığı da zaten bu, sivil hükümet ne zaman geri bir adım atarsa, ordu mutlaka vesayete doğru bir adım atar.

Erdoğan bu oyunu bin defa oynasın bin defa aynı sonucu alacak.

Üstelik, haddini bilmezliğin şahikalarında dolaşan generaller bu muhtırayı ne zaman veriyor?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “vatandaşlarımızın konuştuğu diller bizim dillerimizdir” dedikten hemen sonra.

Ne zaman veriyor?

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Meclis’teki konuşmasında büyük bir zekâ ve zarafetle “bildiğim tek Kürtçe cümle var” deyip “Allah razı olsun” sözünün Kürtçesini kürsüden söyleyip, Kürtçeyi Meclis kayıtlarına geçirerek, Kürt milletvekillerini Kürtçe meselesinde yalnızlıktan kurtardıktan hemen sonra.

Ne zaman veriyor?

Referandumda, “hükümete muhalefetle” “sisteme muhalefet” ayrımında hükümete muhalefeti seçip kendisini destekleyen demokratları büyük bir hayal kırıklığına uğratan Ümit Boyner’in, bütün demokratlarda “aileden birinin uzun bir seyahatten evine dönüşünün yaratacağı sevince benzer” bir sevinç yaratarak Güneydoğu’da Kürtçe “barış için, kardeşlik için, eşitlik için hepinize merhaba, Diyarbakır bizim de evimizdir” demesinden hemen sonra.

Genelkurmay, sadece halkın büyük çoğunluğunu değil Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan Yardımcısı’nı, TÜSİAD Başkanı’nı da karşısına alıp eleştiriyor.

Peki, neymiş Genelkurmay’ın derdi?

İki dilliliğe karşıymış.

Kardeşim bu ülke zaten iki dilli, havaalanlarında anonslar Türkçe ve İngilizce yapılıyor bu ülkede, büyük şehirlerdeki lokantalarda, otellerde menüler Türkçe ve İngilizce yazılıyor, birçok ortaokul ve üniversite İngilizce eğitim veriyor, birçok dükkânın, şirketin ismi İngilizce.

Biz zaten iki dilli bir hayat yaşıyoruz.

Burada yaşamayan Amerikalıların dilini çoktan hayatın içine sokmuşuz, burada yaşayan yirmi milyon Kürt’ün anadilini de havaalanlarında, lokantalarda, okullarda kullanır, Kürt köylerinin isimlerini Kürtçe yazarsak “üç dilli” olacağız.

İngilizceye sesleri çıkmıyor, kendi vatandaşlarının anadiline karşı muhtıra veriyorlar.

Köy isimlerini Kürtçe yazarsak ülke bölünürmüş, bu nedenden bölünecek ülke o isimleri Kürtçe yazmasan da bölünür.

Sen kendi halkının hakkını çiğneyerek ülkeyi “bütün” tutabileceğini mi sanıyorsun?

Eninde sonunda Kürtçeyi de Türkçeyle İngilizcenin yanına katacağız.

Niye katmayalım?

Generaller istemiyor diye mi?

Generaller bu işlerle uğraşacaklarına önce kendi karargâhlarında yazılan darbe planlarının, ardı ardına basılan karakollarının, basılan karakolun komutanına takılan madalyanın, Heronların hesabını versinler.

Üstlerine vazife olmayan işlere de karışmasınlar.

http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-basbakan-in-anlamadigi.htm

]]>
Ahmet Altan – TARAF – “AKP ve CHP”.. /2010/12/ahmet-altan-%e2%80%93-taraf-%e2%80%93-%e2%80%9cakp-ve-chp%e2%80%9d/ Sat, 18 Dec 2010 13:37:27 +0000 /?p=12013 Geçen gün Yıldıray Oğur, AKP’nin çeşitli konularda attığı bunca demokratik ve cesur adıma rağmen hâlâ bu iktidarı desteklemekten, onun yaptığı “ilerici” hamleleri alkışlamaktan kaçınan ama CHP’nin en küçük jestlerinden bile bir ümit yaratmaya çalışan “solcuları” eleştiren muhteşem bir yazı yazdı.

Yazısını ve analizlerindeki hakkaniyeti hayranlıkla okudum.

Sanırım bir tek “sözcükte” Oğur’un analizlerine itirazım var.

AKP’nin değişimini ve başarılarını görmeyip sürekli CHP’den bir şeyler bekleyenlerin “solcular” olduğu görüşünün tam gerçeğe oturmadığını düşünüyorum.

Marksist kökenden gelen gerçek solcuların çoğu AKP’nin demokratik adımlarını destekliyor.

AKP’ye kuşkuyla bakıp, CHP’den “bir şeyler yapmasını” bekleyenler “solcular” değil; bu beklentiyi besleyenler, karmaşık, kozmopolit, özgür “şehirli” yaşamın “taşralı” bir baskı altına alınacağından endişelenen ve şehrin özgürlüğünü rahatça kullanarak “şehirli bir hayat süren şehirliler”.

Ve, AKP’yi destekleyen “solcuların”, harcında “şehirlilik” bulunanları da, bütün desteklerine rağmen bazı olaylar karşısında “solcu olmayan şehirlilerin” yaşadığı irkilmeyi yaşıyorlar.

Bunu, çok yeni ve çok açık bir örnekle anlatmak mümkün.

Ankara’da polis, bir baro başkanının da eşiyle birlikte yemek yiyebildiği bir lokantayı bastı ve çocuklarıyla birlikte o lokantaya gelenlerin kimliklerini aldı, tutanaklar tuttu, orada yemek yiyen insanları huzursuz etti.

Orası bir pavyon, bir meyhane, berduş yatağı bir keşhane değildi.

Dünyanın her yanında “şehirlilerin” çocuklarıyla birlikte gittikleri, içki de içilen bir lokantaydı.

O lokantanın basılması için AKP yöneticileri mi emir verdi?

Böyle bir budalalık yapacaklarını hiç sanmıyorum.

Zaten Ankara Emniyet Müdürü de olayı kınadı.

Belki de AKP’yi zor durumda bırakmak isteyen, “şehirlilerin” zaten var olan endişelerini daha da alevlendirmeyi arzulayan “AKP karşıtı” birileri gerçekleştirdi bunu.

Bütün bunlar mümkün ama bir gerçek de açıkça karşımızda duruyor.

CHP iktidarında böyle bir baskın olmazdı.

CHP’nin ne siyasi ne iktisadi hiçbir projesinin olmamasına, darbeler karşısında sessiz kalmasına hatta 28 Şubat’ta ve 27 Nisan’da olduğu gibi bunları desteklemesine, Avrupa Birliği’ne mesafeli durmasına, “Kürt” bile diyememesine, büyük sorunları çözecek bir yeteneğe sahip olmamasına, 2010 yılında geçen yüzyılın tabularına esir kalmasına rağmen hâlâ “sahillerden” destek bulmasının en önemli nedenlerinden biri bu.

Flörte, kadın-erkek ilişkilerinde özgürlüğe, özel hayatın “özelliğine” önem veren “şehirliler”, CHP’nin ülkeyi bu zihniyetiyle ve bu kadrolarıyla yönetemeyeceğini bilmelerine rağmen CHP’ye oy veriyorlar.

CHP’ye oy verenlerin arasında “darbe” isteyenler, darbeden çıkar umanlar olabilir ama hepsi öyle değil, çoğunluğu, “lokantaların basılmayacağı” güvencesini CHP’de gördükleri için bu partiyi destekliyorlar.

Birçoğun asıl istediği, AKP’nin yapabildiklerini yapan ama iktidarında “lokanta basılmayacağı” garantisini de veren bir parti.

AKP çok demokratik adımlar atıyor ama AKP’nin içinde “kendine benzemeyene musallat olmaya teşne” taşralı bir damar var.

Bunlar, şehrin özgür ve azade hayatına duydukları kızgınlığı “din” kisvesi altına saklıyorlar.

CHP’nin bugün hâlâ var olabilmesinin nedeni, AKP’nin bu taşralı zafiyeti.

O “damarın”, ahlakı, insanın yaptığı “işte” değil, yaşama biçiminde arayan anlayışı.

Sadece kendi günahı ve sevabıyla değil, başkalarının günahı ve sevabıyla da fazlasıyla ilgili olan “müdahaleci” görüntüsü.

Kendisinin seyretmediği diziyi başkası da seyretmesin, kendisinin içmediğini başkası da içmesin, kendisinin giymediğini başkası da giymesin isteyen tutuculuğu.

AKP zeki ve yetenekli insanlar tarafından yönetiliyor, bunca zekâlarına ve yeteneklerine rağmen nasıl oluyor da “şehirlileri” kazanamıyorlar?

Bunun yöntemini bilmemeleri mümkün mü?

Biliyorlar ama yapamıyorlar, “şehirlilerin” çok istediği güvenceyi veremiyorlar, o “damar” o güvencenin verilmesine engel oluyor.

Tarihi boyunca kültür çatışması yaşayan Cumhuriyet’te “şehirliler” taşrayı haksızca ezdi, şimdi güçlenen “taşra” şehirlilerden intikamını alacağı bir zemin arıyor.

Şehirlilerin haksız hoyratlığına duyulan öfke, “şehirliliğe” duyulan öfkeye dönüşüyor.

Taşrayı ezmeden, şehirliliği de yok etmeden bir düzen kurulacak sonunda.

AKP ya da herhangi bir siyasi parti, taşrayı ve şehri ortak bir özgürlük anlayışıyla savunabildiği gün CHP biter, tarihe karışır.

O gün gelene kadar da Türkiye, CHP’nin gittikçe daha çok saçmalaşan kurultaylarını izlemeyi sürdürür gider.

http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-akp-ve-chp.htm

]]>
İbrahim Karagül – YENİ ŞAFAK – “Ege adalarına İsrail füzeleri.. Kime karşı?” /2010/12/ibrahim-karagul-yeni-safak-ege-adalarina-israil-fuzeleri-kime-karsi/ Thu, 16 Dec 2010 13:02:16 +0000 /?p=11772 Akdeniz ve Balkanlar’da İsrail’in Türkiye karşıtı etkin kampanyasına yönelik çarpıcı bilgiler geliyor. Onlarca yıl Ortadoğu’yu dizayn etmeye dönük Türk-İsrail ekseninin çökmesi, dar anlamda Türkiye-İsrail ilişkilerinin çok ötesinde sarsıntılara yol açıyor. Yıllarca İsrail-terör bağlantılı iddialarla dikkatimizi çeken bu gelişme, Akdeniz’den Karadeniz’e, Macaristan’dan Gürcistan’a uzanan geniş bir alanda Türkiye’yi çevreleme görüntüsü vermeye başladı.

Türkiye ve İsrail, bulundukları coğrafyanın en merkezinden kenar uçlarına kadar her alanda müthiş bir güç gösterisi yapıyor. Türkiye’nin Orta Asya’dan Balkanlara, Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e, hatta Pakistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar bölgesel çekim merkezi oluşturma, ekonomik ortaklıklar inşa etme, siyasi yakınlık ve güvenlik paylaşımı esasına dayanan yakınlaşma çabalarına Tel Aviv kendi eksen arayışı ile cevap veriyor.

İsrail ile Gürcistan arasındaki askeri ortaklığı, Azerbaycan arasındaki yakınlığa, Balkan ülkeleri arasında son iki yılda imzalanan askeri anlaşmalara bakılırsa, benzer bir tecrit stratejisinin İsrail tarafından da Türkiye’ye karşı geliştirildiği ve uygulandığı apaçık ortaya çıkacaktır. İki ülkenin hesapları ve girişimleri de bölge ölçekli jeopolitik sarsıntılara yol açacak, güç dengelerini temelden değiştirecek boyutta olduğu algılanabilecektir. Bu müthiş kapışma sanıyorum bugün bütün başkentler tarafından dikkatle ve merakla izleniyor.

İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri ortaklığa bir yenisi eklendi. Yunan hava kuvvetlerinin ihtiyaçlarını artık İsrail savunma sanayisi karşılayacak. Pazarlıklar devam ediyor büyük ihtimalle anlaşma sağlanacak. Çünkü pazarlıkları teknoloji transferi ve askeri ihtiyaçlar değil, jeopolitik hesaplar belirliyor. F-16 silah sistemleri dahil, geniş bir alanda askeri tedarik söz konusu. Daha önce yapılan askeri anlaşmalar pekiştiriliyor. Yunanistan altmış yıldır devam eden Arap dünyasına yakın duruşunu terk ediyor. Benjamin Netanyahu’nun 15 Ağustos 2010 tarihli Atina ziyareti, Yunanistan Başbakanı ve heyetlerinin İsrail ziyaretleri, Yunan hava sahasının İsrail uçaklarına açılması…

Ekim ayında iki ülke ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan, yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. İsrail uçakları bin dokuz yüz kilometre menzil denedi. Uzun menzilli saldırı tatbikatıydı bu. İran gibi hedeflere yönelik bir tatbikat… Rusya’nın İran’a sattığı ancak engellenen, Suriye’ye verdiği ancak İsrail’in bütün baskılara rağmen engelleyemediği S-300 hava savunma sistemine karşı hazırlıklar yapıldı. İsrail, aynı dönemde Kıbrıs Rum Kesimi’yle de askeri anlaşmalar yaptı. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile Rum Kesimi Dışişleri Bakanı defalarca görüştü.

Ortaklık anlaşmaları Yunanistan’la sınırlı değil. Benzer anlaşmalar; savunma, hava sahası, istihbarat, askeri teknoloji gibi daha bir çok ülkeyle yapıldı. Bu ülkelerin Akdeniz ve Balkan ülkeleri olması dikkat çekiciydi. İtalya ile tatbikatlar. Romanya ile on gün süren tatbikatlar dikkat çekiydi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sırbistan’la derinlikli askeri anlaşmalar yapıldı. Bütün bu ülkelerin hava sahaları İsrail savaş uçaklarına açıldı, açılıyor.

Bütün bunlar Türkiye’yi rahatsız edecek gelişmeler. Görünüşte İsrail’in İran hedefine hazırlık amacı taşıyor. Görünüşte Anadolu semaları kendisine kapatılan İsrail, askeri eğitim için geniş hava sahaları arıyor. Ama hepsine birlikte bakıldığında Türkiye açısından hiç de hoş olmayan bir manzara çıkıyor ortaya.

Doğu Akdeniz’de; İsrail-Rum Kesimi-Yunanistan arasında askeri bir ittifak, Akdeniz ekseni oluşturuluyor.

Balkanlar’da; İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan hatta Sırbistan ve Makedonya arasında benzer anlaşmalarla askeri bir alan, eksen oluşturuluyor.

Türkiye’nin Kuzey Doğu’sunda Gürcistan adeta bir garnizon ülkeye dönüştürülüyor, aynı etki Azerbaycan’da da kendini hissettiriyor.

Yapılanlar, yapılmak istenenler Türkiye’yi çepeçevre kuşatan bir coğrafyada izleniyor. İsrail heyetleri, gittikleri bütün başkentlerde, özellikle Balkanlarda “Türk tehlikesi”ne vurgu yapıyor, tarihi önyargı ve korkuları diriltiyor, Türkiye’nin kendileri için nasıl bir tehdit haline gelmek üzere olduğu konusunu işliyor.

Rusya’ya; “Siz İsrail düşmanlarına silah verirseniz biz de Rusya’nın düşmanlarını silahlandırırız” diyen Tel Aviv, bütün enerjisini Türkiye’ye karşı bir düşman blok oluşturmaya odaklamış durumda.

ABD nerede askeri üs kurarsa, yığınak yaparsa, füze kalkanı projesi nerelerde yoğunlaşırsa oralarda İsrail için bütün kapılar aralanıyor, askeri ortaklıklar derinleşiyor. Bu bir rastlantı değil…

Türkiye, Suriye’ye ve Lübnan’a silah veriyor, dolayısıyla Hizbullah ve Hamas’ı güçlendiriyor düşüncesine sahip İsrail, bölgedeki Türkiye karşıtlarını beslemeyi bir tür “misilleme” olarak uyguluyor.

Mavi Marmara, sonrasında gerilen ilişkiler düzelecek mi? Bu haritaya göre hayır! Çok esaslı, derinleşen bir kriz var ortada. İki ülke; bırakın bölgesel çıkar örtüşmesini, bütün bölgede apayrı kamplar inşa etme gibi bir hesaplaşma içinde. Ankara’nın Ortadoğu derinliğinde inşa ettiği yakınlık İsrail’in alanını daraltıyor, nefesini kesiyor. Şimdi Tel Aviv aynı yöntemle Türkiye’ye karşılık veriyor. Türkiye’nin alanını daraltma düşüncesiyle..

Ancak şu anki görüntü İsrail için bu işin hiç de kolay olmayacağı yönünde. Mavi Marmara sonrası “ilişkiler düzelir mi” sorusuna cevap: Evet geçici olarak düzelir. İsrail özür de diler tazminat da öder. Ancak ilişkiler hiçbir zaman eski düzeyine gelmeyecek, yeni belki daha büyük krizler yaşanacaktır. Şu an için Türkiye’nin önemsemesi gereken çok daha acil konular var.

Bir gün Ege adalarında yönünü Türkiye’ye çevirmiş İsrail füzeleri gibi…

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=16.12.2010&y=IbrahimKaragul

]]>
Tevfik İzmirli – “Yetersiz ve Saygısız Türk Basını!” – Kendi anlamıyor ki, bize nasıl anlatsın? – II – Hürriyet’in Konya YHT haberi.. /2010/12/hurriyetin-konya-yht-haberi/ Thu, 16 Dec 2010 03:04:34 +0000 /?p=11698 Merhabalar,

Bilindiği gibi yarın Konya’daki Şeb-i Arus törenine Başbakan da katılacak..

YHT’nin Ankara – Konya hattında inşaat tamamlandı.. Deneme seferleri başladı başlayacak..

TCDD, eğer yetiştirebilseydi Başbakanı Konya’ya bu trenle götürmeyi planlıyordu.. Yani Başbakan da test seferlerinin birisine katılmış olacaktı.. Zaten Eskişehir hattı açılırken de böyle bir sefere katılmıştı, herhalde..

TCDD’nin dün sitesine koyduğu duyurudan anladık ki, test treninin hizmete verilme töreni, yarın saat 16:45’de, Konya Garı’nda yapılacak. Başbakan’ın trenle geleceği konusunda bir ifade yok.

Ya henüz hiç deneme seferi yapılamadı.. – ki trenin Ankara’dan Konya’ya daha bugün geldiğini söylüyorlar – dolayısı ile Başbakan’ı hiç denenmemiş bir güzergahta riske atmaktan kaçındılar..
Ya ilk seferler düşük hızla yapılacağından seyahat uzun sürebilir, vatandaş yanlış anlar diye çekindiler..
Ya Başbakan’ın programı Konya’ya uçakla gitmesini gerektirdi..
Belki de trenle gidecektir ama güvenlik sebebiyle bundan bahsetmiyorlardır..
Her neyse.. Ama açıklamada Başbakan’ın tren seyahatinden bahis yok..

Konya’ya Başbakan’dan bir gün önce giden Ulaştırma Bakanı garibim Binali Yıldırım – Allah ona da bu basın karşısında sabır versin. O yüzden ‘garibim’ dedim – basına konuyla ilgili bilgi vermiş. Bu yetmemiş, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman da ayrıca bilgi vermiş..

Öyle ya, bizim basın mensupları dipsiz bilgi kuyusu.. Ne kadar verirsen ver doymazlar, sen verdikçe onlar alırlar.. yeter ki bilgi olsun.. Hepsini dikkatle dinlerler, anlarlar ki, okuyucularını aydınlatsınlar..


Sonunda Hürriyet’in şu saçma sapan haberi ortaya çıkmış..

1.
Yetkililer, önceden elimizde bu deneme seferlerini yapacak ölçüm ve kayıt ekipmanı ile donatılmış tren seti bulunmadığından, Eskişehir hattının deneme seferleri için yurt dışından ihale ile test treni kiralandığını.. TCDD’nin bu dışa bağımlılığı ortadan kaldırmak amacı ile eldeki tren setlerinden birisini, saatte 250 km. hızla giderken ellibeş ayrı testi yapabilecek ekipmanla donatarak, ‘test treni’ haline getirdiğini anlatmışlar..
Bu tren setine 14 milyon TL harcandığını ve adının ‘Piri Reis’ olarak konduğunu anlatmışlar..
Doğan Haber Ajansı’nın iki zeki ve çevik muhabiri ve Hürriyet WEB editörü ne anlamışlar: “Konya Treni’nin adı Piri Reis oldu”.. Hani ‘Meram Ekspresi’ gibi..
Bir taraf ‘Piri Reis’ adı verilmiş bir ‘Tren seti’nden bahsediyor, karşı taraf iki şehir arasında çalışan trene isim olarak ‘Piri Reis’ isminin konduğunu anlıyor..

2.
Yetkililer ne demişler? “Ankara-Konya hattının yolcu taşımaya uygun hale gelebilmesi için test treni tarafından ölçümlenmesi gerektiği.. aynı tren setinin açılacak diğer hatlarda da görev yapacağı..” Yani önce ölçüm, sonra yolcu..
Bizim acar gazeteciler ne yazıyorlar? Buyrun: “ölçüm ve kontrol yapıp, aynı zamanda yolcu taşıyacak olan Piri Reis adlı tren..”
Şu olabilir mi? Önce testler yapılır, tamamlanır.. Yolcu seferleri başlar.. Bu tren devamlı eldedir.. Zaman zaman, yolcunun az olduğu saatlerde, bu tren seti de sefere verilir.. Bir vagonu aletlerle dolu ve yolcuya kapalıdır.. Periyodik hat ölçümleri de bu şekilde normal seferler icra edilirken yapılmış olur.. Olabilir.. O zaman bu noktayı sorarsın, anlarsın, bize de anlatırsın, gazeteciysen..

Bir de gazeteciysen, TCDD’nin elinde neden daha açılmamış hatlara bile yetecek kadar tren seti olduğunu, hatların tamamlanma takvimi ile tren seti tedarikinin neden eş zamanlı yapılamadığını sorgularsın.. Bakarsın bir belediye yolsuzluğundan çok daha büyük rakamların konuşulduğu bir ‘hemen alalım telaşı’ çıkıverir ortaya.. Ya da yolsuzluk yoktur da bir beceriksizlik vardır. Tabi, gazeteciysen.. Bir de elde uzun zamandır 12 hızlı tren seti olduğunu, bunların dördünün Eskişehir – Ankara arasında çalıştığını, kalan sekiz setin boşta yattığını.. Şimdi bunlardan dördünün Ankara – Konya hattında çalışacağını, iki tanesinin de Konya – Eskişehir seferlerini yapacağını, ama hala iki setin boşta kalacağını biliyorsan..

Basından beklenen nedir? Bir kere söyleneni, anlatılanı anlayacak.. Bu bir ‘gerek şart’.. söylemeye bile lüzum yok.. Buna ek olarak, neleri söylemediklerini, üstü kapalı geçtiklerini anlayacak.. Oranın kokusunu alıp irdeleyecek, kamuoyunu aydınlatacak.. Nerde?

3.
TCDD sitesine konan basın bildirisi ile DHA’nın geçtiği haber birebir aynı. İki yeriyle oynamışlar.. o iki yer de tam zırva olmuş.. İki ihtimal var.. Ya DHA Muhabirleri Konya’daki basın toplantısına gitmediler.. TCDD WEB’den bildiriyi kopyalayıp, rötüşlarken berbat ederek geçtiler.. Ya da gerçekten gittiler ama orada dalga geçip dinleyip anlamadan ellerine tutuşturulan basın bildirisinin üzerine iki zırva ekleyip geçtiler..

Bu, Türk basınının ‘batık amiral gemisi’.. Allah diğerlerinden korusun..

Şu soru da Ulaştırma Bakanı’mıza olsun: Sayın Bakanım, insan bozkırın ortasında çalışacak test trenine ‘Piri Reis’ adını verir mi?
Bizim Piri Reis adında; deprem, petrol, doğalgaz ve deniz jeofiziği alanında araştırma – ölçüm amaçlı – yaşlı da olsa – bir araştırma gemimiz var. 9 Eylül Üniversitesi bünyesinde görev yapıyor. Bir de 2004’de hizmet dışına çıkan Piri Reis denizaltımız vardı.
O isim yeni bir gemiye yakışırdı.

Madem ilk defa bir tren setine ad veriliyor, TCDD’nin kurucu genel müdürü, Çanakkale ve İstiklal Harbi kahramanı Behiç Erkin’in ‘Behiç Bey’ adı daha uygun düşmez miydi? Hem de bu vesile ile Behiç Bey adı, yeni nesillere tanıtılmış olurdu..
TCDD’nin, yattığı yerden tren yolunu gören bir anıt mezarda yatırdığı bu kahramanının ruhu da memnun olurdu..
Bu konu bir siyasi kıskançlığa mı kurban gitti, acaba?

Saygılarımla,

Tevfik İzmirli

]]>
Engin Ardıç – SABAH – “Kemalist olmayan” sol nasıl üretilir? /2010/12/engin-ardic-sabah-kemalist-olmayan-sol-nasil-uretilir/ Mon, 13 Dec 2010 11:02:02 +0000 /?p=11499 Yıllardır dilim döndüğünce döne döne anlatmaya çalıştığım bir şey var: Hem Kemalist hem sosyalist olamazsınız!

Türk sosyalistleri, “temelde” Kemalist olduklarını ancak iki binli yıllarda farkettiler.

Ve şunu gördüler: Halka yaklaşmaya çalışıyorlardı ama halktan büsbütün uzaklaşıyorlardı. Halk Atatürk’ü seviyordu ama Kemalizm ideolojisini sevmiyordu.

Halk başında memur istemiyordu.

Bunlar da ya kendileri memur ya da memur çocuklarıydı.

Bu onları umutsuzluğa, hırçınlığa sevketti.

Bir kısmı gitti düpedüz faşist oldu, kimisi Aydın Doğan’ın “domuzuna muhalefet” yapan yayın organlarında, kimisi Cumhuriyet ve benzeri küçük gazetelerde tepişiyor.

Yaptıklarının “sol Kemalizm” olduğunu ileri sürüyorlar ama son tahlilde bu da seçkinci, “orducu” ve tepeden inmeci, otoriter, hatta diktacı bir yaklaşım. Eh, ona da faşizm diyorlar literatürde.

Üstelik, “devlet kapitalizmini” sosyalizm sanmak gibi korkunç bir cehalet boyutları da var bunların.

İlericilik yaptıklarını sanarak karanlık çetelere teslim olmaları, “cumhuriyet mitingi” gibi faşist törenlerinde gönüllü soytarılık etmeleri de, utanç boyutu olsun.

Bir kısmı da dehşet içinde “Kemalistlikten” kurtulmaya çalışıyor… Bunlar da, özellikle Taraf gazetesi gibi yerlerde “liberallik” yapmaya çalışıyorlar ama liberalizmin “kapitalizmi kabul etme hatta savunma” özelliğinden utandıkları için, evet, düpedüz utandıkları ve bunu kendilerine yediremedikleri için kıvır kıvır kıvranıyorlar…

Nitekim, doksanlı yıllarda Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi de bu yüzden “tutmamıştır”…
Cem Boyner’den siyasi lider olamayacağı için… Konjonktür o dönemde henüz uygun olmadığı, “erken öttükleri” için… Tamam, ama esas olarak bu hareket toplumda “eski solcuların liberallik taslaması” şeklinde algılandığı için.

Şimdi “Kemalist olmayan bir solun” teorik temelleri aranıyor.
Boşuna arıyorlar, bulamayacaklardır.
Böyle bir şey yoktur.

Birey ve azınlık haklarına saygılı, Kürt isteklerine sıcak bakan, kapitalist gelişmeyi de kabul eden, karşı çıkmayan bir sol… O sol olmaz ki! Ona “liberalizm” denir, bunu da liberaller zaten yapıyorlar.

İş gelir, Kılıçdaroğlu’nun tam da tanımlanmamış “sigortacı sosyaldemokrasisine” indirgenir. Emekçiye üç kuruş daha vermek ya da vermemek.
O adamın da iktidara gelme şansı yoktur.

“Yirmi birinci yüzyılın solu” gibi iri laflar ediliyor… Böyle bir şey yoktur.
Dünyada üretilememiştir ki bizde üretilsin!
Dünya solu ne yapacağını, ne yönde yürüyeceğini bilemiyor ki bizimkiler bilsinler…
Oradan bir ışık çıksa, bir fikir doğsa bizimkiler de hemen “ithal” edecekler, yakın tarih boyunca yaptıkları gibi ama mal yok ki ithal edesin…

“Anti-Amerikanizm” mi? Onu Hitler de yapıyordu, Saddam da yapıyordu, Ahmedinejad da yapıyor.
(İşte bunun için, örneğin Fransa’da Sarkozy yönetiminin bütün rezilliklerine rağmen, önümüzdeki seçimde gene liberal sağ kazanacaktır. Fransız solunun meselesi “Martine Aubry mi yoksa Segolene Royal mı daha iyi bir aday olur” meselesi değil, “solun söyleyecek bir şeyi kalmamış olması” meselesidir.)

Türkiye, liberal kapitalizm yoluyla ilerleyecek ve gelişecektir. Ya bu, ya da bizi bir çırpıda uygar dünyanın çöp tenekesine atacak barbar bir doğu faşizmi… Üçüncü yol yoktur.

Bunu görmemekte direnenler de satmayan gazetelerin okunmayan sayfalarında kendi yaralarını kaşırlar ancak.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/12/13/kemalist_olmayan_sol_nasil_uretilir

]]>
Atılgan Bayar – AKŞAM – “Artık benim de bir laiklik endişem var..” /2010/12/atilgan-bayar-aksam-artik-benim-de-bir-laiklik-endisem-var/ Mon, 13 Dec 2010 10:20:25 +0000 /?p=11471 Göreceli olarak, Türkiye ortalamasının hayli üzerinde ‘eğitim’ görmüş olduğunu varsaydığımız twitter kullanıcıları ile yaptığımız iki günlük ‘laiklik tartışması’ndan, kendi payıma çıkarttığım sonuç bu.

Laikliği savunanlar da, laiklik karşıtları da; sahih laiklik tarifi yapamıyor; daha önemlisi laiklik ile ilgisi olmayan tarifleri laiklik niyetine dayatıyor veya böyle tariflere isyan ediyor.

Örneğin; laikliğin zeminini ‘din Allah ile kul arasındadır’ diye kuran bir kesim var ki, teoriyi daha baştan sağlam olmayan bir düzleme oturtmaya çalışıyorlar.

Çünkü, defalarca yazdığımız gibi, Allah ile kul arasında olan şeyin adı, din değil inançtır. Din ise inancın örgütlenmiş halidir.

Aynı profil, laikliği ‘din ile dünya işlerinin ayrılması’, gibi naif bir içerikle de açıklamaya çalışıyor ki, bu da konuların doğası gereği imkansız.
Çünkü, ilk elden dinin dünyevi bir olgu olduğunu bilmemiz, dinin yalnızca bu dünyada bulunduğunu, yani bir ‘dünya işi’ olduğunu, öteki dünyada din olmadığını anlamamız gerekir.
Bunlar laikliği savunanların, temel yanlışlıkları…

Laiklik karşıtlarına gelince…
Onlar da çok önemli kavramsal yanlışlıklar yapıyorlar. Ve laiklik karşıtlıkları bu yanlışlıklar üzerinde gelişiyor…
Örneğin, ‘kişi laik olmaz, sistem olur’ gibi bir önerme, çok anlamlıymış gibi ısrar ediyorlar. Oysa kişiler için laik kelimesi tasarrufu ‘laik devlet sistemini savunan kişi’ anlamını taşıyor.

Dolayısıyla, kişiler pekala laik olur.

Fakat daha önemlisi, laiklik karşıtları, bir adım sonra, ‘insan ya laik olur, ya Müslüman’ diyerek, hem ilk önermelerini yanlışlayıp paradoksa düşüyorlar hem de insan yapısı bir sistemle dini bir sistemi aynı seviyede, eşit ve rekabet içinde konumluyorlar.

Aynı zamanda ‘insan ya laik olur, ya Müslüman’ diyerek, benim gibi kendisini laik olarak tanımlayan herkesi İslam dairesinin dışına çıkartmaya çalışan, dinen de çok sorunlu bir söylemi kurumsallaştırmış oluyorlar.

Oysa… Türkiye’de hem dindarları, hem devlet yönetimini hem de kavramsal çıkmazlara giren Türk aydınını rahatlatabilecek ve Türkiye’deki yapay gerginliği çözebilecek yegane şey, laiklik tarifinin doğru yapılabilmesi.

Laikliğin tarifini ‘din ile devlet rekabeti’ varmış gibi tahayyül edip yapmak yerine, hukuk/ şeriat üzerinden düşünsek nasıl olur?
Dinin Yasası ile Kulun Yasası’nı tefrik edebilme yeteneğinin bize bahşedilmiş olması, niçin laikliğe ihtiyacımız olduğunu ve din ile laiklik arasında esasen bir çatışma bulunmadığını gösterecektir.

Şeriat dinin yasasıdır ve hiçbir Müslüman için tartışmaya açık değildir. Ama örneğin, Trafik Kanunu bir insan tarafından yazılmıştır; beğeniriz beğenmeyiz o bize kalmıştır.

Ancak, Şeriat Devleti iddiasındaki birileri, örneğin ben Şer’i Trafik Kanunu yazacağım, veya Şeriat Anayasası yazabilirim, dediğinde iki yönlü bir itirazımız olmak durumunda…

Bu iddianın laikliğe karşı konumlanması bir yana, dinen de, böyle bir iddia Allah’ın iktidarından pay almaya çalışmak, Allah’ın meşruiyetinden çalmaya kalkışmak demektir.

İşte sağlıklı ve gerçek laiklik tarifini yapabileceğimiz yer burası.
Dinin Yasası yani şeriat ile kulların yazdığı yasaları aynı kefeye koyup, yarıştırmamak bilinci…

Mecelle ile laik hukuku uygulamaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 87. yılında, ‘Din Allah ile kul arasındadır’ diyen bir laik yanılgı ve ‘insan ya laik olur ya da Müslüman’ diyen aforozcu bir zihniyetin yapabildiğinden daha sahih bir tanımı yaygınlaştıramamışız.

Bunda elbette, laboratuvar ortamında üretilmiş laik-dindar tartışmasından beslenen siyasilerin vebali büyük. Ancak, yanlış tanımları tashihe hiç girişmeyen, entelektüel ve ulemanın da sorumluluğu var.

Laiklik kelimesinin ‘lay’ kökünden geldiğini ve ‘halkın değerleri’ anlamını taşıdığını aydınlar ne zaman öğrendi ve tartışmaya açtılar ki?

Kısacık bir gazete sütununda yazılmak zorunda kalan bu analiz bir tartışma teklifi mahiyetinde anlaşılsın lütfen.

Benim laiklik savunucularının da muhaliflerinin de, yetersiz tarifleri yüzünden ‘Türk laikliği’nin geleceği konusunda endişelerim var.

Tartışmayı, her kesimden geleceğini bildiğim, itiraz, eleştiri ve katkılarla sürdürmek niyetindeyim.


http://www.aksam.com.tr/artik-benim-de-bir-laiklik-endisem-var-290y.html

]]>
Hasan Celal Güzel – VATAN – ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ kurulmalıdır (3).. /2010/12/%e2%80%98osmanli-milletler-toplulugu%e2%80%99-kurulmalidir-3/ Sun, 12 Dec 2010 04:39:03 +0000 /?p=11215
‘Osmanlı Milletler Topluluğu’nun kuruluş gayelerini şu şekilde özetleyebiliriz:

1-
‘Osmanlı Coğrafyası’nda yani Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti, nüfuzu, tesiri ve ilgisi bulunan yerlerde ‘Pax Ottomana’nın yeniden tesisiyle dostluk, barış ve demokrasinin sağlanması ve ‘Huzur Medeniyeti’nin kurulması.

2-
Osmanlı Coğrafyası’ndaki ülkelerin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişiminin sağlanması için her türlü işbirliği ve yardımlaşmanın yapılması.

3-
Topluluğa üye ülkeler arsında ticari münasebetlerin geliştirilmesi.

4-
Siyasi konularda ortak tavır alınması için gayret gösterilmesi.


‘Osmanlı Milletler Topluluğu’nun kuruluş esasları şöyledir:

1-
Topluluk ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin önderliğinde gerçekleşecektir. Ancak bu önderlik patronaj olarak kabul edilmeyecektir. Osmanlı’nın vârisi olan Türkiye’nin görevi, önderlik yapmak, kuruluşu başlatmak ve koordinasyon ile sınırlıdır.

2-
Topluluğa üye ülkelerin egemenlik haklarının hiçbir şekilde sınırlandırılması sözkonusu olmayacaktır.

3-
Topluluğun temel hedeflerinden birisi ‘demokratik düzen’e geçiştir. Ancak bu konuda üye ülkelerin mevcut siyasi statülerine müdahale edilmeyecektir.

4-
Topluluk üyeleri, diğer uluslararası topluluklara serbestçe katılabileceklerdir.

5-
Topluluğun ‘siyasi entegrasyon’ hedefi bulunmayacaktır.

6-
Topluluk, esas olarak Osmanlı Coğrafyası’nda ve bu coğrafya ile alakalı yerlerde teşkilatlanacak ayrıca diğer üyelik talepleri de dikkate alınabilecektir.

7-
Topluluğun merkezi İstanbul olacaktır. Topluluk Genel Kurulu her yıl toplanacak ayrıca bölgesel toplantılar da gerçekleştirilecektir.

8-
Topluluğa üye ülkeler arasında ‘vizeler’ kaldırılacak, ‘gümrük birliği’ ve serbest dolaşım sağlanacaktır.

Türkiye açısından şu tespitlerin yapılmasını gerekli görüyoruz:

1-
‘Osmanlı Milletler Topluluğu’nun ideolojik ve hissi bir gerekçesi bulunmamaktadır. Bu, bir ‘Yeni Osmanlıcılık’ (Neo Ottomanizm) hareketi değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve kurulacak topluluğa üye ülkelerin karşılıklı menfaatleri ve dünya barışı gözönüne alınarak gerçekleştirilecek bir teşkilatlanmadır.

2-
Türkiye’nin ‘demokratik ve laik Cumhuriyet’ olma niteliği asla değişmeyeceği gibi üye ülkeler arasında da bu ilkelerin gerçekleştirilmesine çalışılacaktır.

3-
Türkiye, demokratik Batı ittifaklarının içinde yer almaya devam edecek, NATO üyeliği yanında AB üyeliği için de samimiyetle gayret gösterecektir. Topluluğun kurulması bu durumu değiştirmeyecektir.

‘Osmanlı Milletler Topluluğu’, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesine yeniden çıkarılması hareketi değildir.
Bu, ‘İngiliz Milletler Topluluğu’na göre daha yumuşatılmış bir ‘Commonwealth’ yani ‘ortak refah ve barış hareketi’ şeklinde anlaşılmalıdır.

Yüzyıllar boyunca beraberce yaşamış, müşterek tarih, din ve kültür kökleriyle birbirlerine bağlı ülkelerin, bir topluluk oluşturarak dayanışma sağlamaları kadar tabii bir organizasyon düşünülemez. Bu hareket hayalci değil gerçekçidir. Birkaç Balkan ülkesinin Osmanlı’ya düşmanlıkları ya da bazı Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerinin vehimleri, bu projenin gerçekleşmesini engelleyemez. Yelesinin tüyleri dökülmüş İngiliz Aslanı, Asya ve Afrika’daki eski sömürgelerini hâlâ kendi topluluğu içinde tutabiliyorsa, dünyaya her zaman barış ve huzur götürmüş Osmanlı, yeni küresel aktör Türkiye’nin önderliğinde neden karşılıklı menfaate ve barışa dayalı yeni oluşumlara kaynak teşkil etmesin?

Topluluğun oluşturulmasında derinlemesine tahlillere girişmeden, ilk teşebbüslerin sonucunda şu ülkelerin üyeliği düşünülebilecektir:

Balkanlar’da Bosna-Hersek, Makedonya, Arnavutluk, Kosova, Karadağ ve Romanya;
Orta Doğu’da Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, Yemen;
Kafkaslar’da Gürcistan, Azerbaycan (Nahcivan);
Afrika’da Cezayir, Tunus, Libya, Sudan, Somali;
Asya’da Malezya, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Afganistan (Bunlardan bazıları Osmanlı Coğrafyası’nda yer almamaktadır fakat Osmanlı ile yakın alakaları olmuştur).

Türk Dünyası ise ‘Türkçe Konuşan Milletler Topluluğu’ şeklinde düşünülmelidir.
Esasen bu topluluğun temelleri 2009’da gerçekleştirilen Nahcivan Zirvesi’nde atılmış ve zirve sonucunda İstanbul’da bir ‘Türk Konseyi’ kurulması kararlaştırılmıştır.

21. yüzyıl ‘Türk Asrı’ olacaktır. Türkiye, çok merkezli, barışçı ve aktif dış politikasıyla artık bir ‘küresel aktör’ rolündedir. Erdoğan’ın liderliğinde ve Gül’ün devlet şemsiyesi altında, diplomasi dehası Davutoğlu, bir ipekböceği gibi dış politika kozasını örmeye devam ediyor.

Hasan Celal Güzel’in;
‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ kurulmalıdır.. (2) başlıklı yazısına buradan,
‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ kurulmalıdır.. (1) başlıklı yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

http://haber.gazetevatan.com/Haber/346076/1/Gundem

]]>