Neşe Düzel Ropörtajı – TARAF – Prof. Dr. İştar Gözaydın: ‘Türkiye’de din yükselen bir olgu’

22/12/2010 (Kategori: Seçtiğim Yazılar)

“Dine ilgi giderek artıyor. Bugün Türkiye’de din, yükselen bir olgu. Modernitenin yarattığı yalnızlığı ve boşluğu gidermenin yanında, iş hayatında bazı işbirliği imkânları yaratıyor din.”

“Din dersini CHP getirdi. 1947 kurultayında devletin din politikası değiştirildi. Hacılara ilk kez döviz tahsis edildi, ilahiyat fakültesi kuruldu, imam-hatip ve Kur’an kursları açıldı.”

“Cumhuriyet’in tek bir İslam anlayışı vardır, bu da Sünni Hanefiliktir. Cumhuriyet bugün Osmanlı’daki Şeyhülislamlık düzenini, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla sürdürüyor.”

NEDEN İŞTAR GÖZAYDIN

Kansız, katliamsız hiçbir probleme, problem demiyoruz biz. Alevi sorunu da böyle. Ancak büyük insanlık suçları ve ölümler yaşandıktan sonra bir sorun olarak kabul edildi ve çözümü için tartışılmaya başlandı. Ama bu ülkede Alevi sorununun ayrılmaz parçası olan “Diyanet sorunu” hâlâ bir sorun olarak görülmüyor ve çözülmeye çalışılmıyor. Oysa Cumhuriyet, baştan beri, dini ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bu ülkede tek tip insan yaratmak için kullanıyor. Alevilerin açılımı sürekli Diyanet’in engeline çarpıyor. Çünkü Diyanet “Bu ülkede tek bir İslam var. Alevilik diye bir inanç grubu ya da mezhep vs. yok. Cemevi ibadethane değildir” diyerek, Hıristiyan ve Musevilerin dışındaki herkesi Sünni Hanefi yapmaya çalışıyor. Böylece “laik” Cumhuriyet’in “Türk-Sünni-Hanefi” bir toplum yaratma ülküsü, din kullanılarak Diyanet tarafından oluşturuluyor. Avusturya devleti, Alevi açılımı yapıp, ülkesindeki Alevileri bir “yasal inanç” olarak tanırken, bizim Cumhuriyet hâlâ kendi vatandaşı Alevileri bir inanç grubu olarak resmen kabul etmiyor. Acaba Cumhuriyet, gerçekten laik bir düzen istemiyor mu? Cumhuriyet’in ilk işi niye Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmak oldu? Diyanet’in olması ne işe yarıyor? Diyanet’in varlığını en çok kim istiyor? Diyanet neden kaldırılmıyor? Neden devlet hiçbir zaman Alevilerin ibadethanelerini ve çocuklarının Aleviliğe göre eğitimini kabul etmiyor? Cumhuriyet’in tasavvur ettiği “ideal Türk vatandaşının” dinî özellikleri ne? Gelişmiş ülkelerde bizdeki Diyanet İşleri’nin benzeri kuruluşlar var mı? Cumhuriyet’in dinle ve Alevilerle yaşadığı sorun ne zaman bitecek? Başta Diyanet sorunu olmak üzere bütün bu sorunları ve soruları, yirmi beş yıldır din ve devlet ilişkileri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve din özgürlüğü üzerine çalışan Prof. İştar Gözaydın’la konuştuk. İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim üyesi olan idare hukukçusu Prof. Dr. İştar Gözaydın’ın Türkiye Cumhuriyeti’nde dinin tanzimi-Diyanet başlıklı kitabı yenilenmiş haliyle İletişim tarafından yeniden yayımlandı.

NEŞE DÜZEL: Aleviler zorunlu din dersinin kaldırılmasını istiyorlardı. Yeni alınan karara göre, okullarda zorunlu din dersi kaldırılmayacak ama Alevilik de din derslerinde okutulacak. Niye zorunlu din dersi var? Neden devlet, din konusunu bir türlü halkın kendi seçimine bırakmıyor da, hep bu alana müdahale ediyor?

İŞTAR GÖZAYDIN: Cumhuriyet’in kuruluşundan beri gelen bir mesele bu. Cumhuriyet, dini, bir rakip olarak gördü. Ama kendine rakip gördüğü dini ortadan kaldırmadı. Onun yerine, bilgisini kendisinin ürettiği bir din oluşturmayı tercih etti Cumhuriyet. Bugün hâlâ yaşanan budur. Bizde devlet, din bilgisini kendisi üretmek istiyor ve bu vesayetçi uygulama Cumhuriyet’in kuruluşundan beri sürüyor. Aslında bir “modernleşme” projesi olan Cumhuriyet açısından akla yakın bir yaklaşım bu.

Niye?

Çünkü ideoloji böyle üretiliyor. Cumhuriyet kendine uygun din anlayışını Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersleri kanalıyla üretiyor.

Diyanet 1924’ten beri var. Okullarda zorunlu din dersi 1924’ten beri var mı?

Zorunlu din dersi, 1982 Anayasası’yla geldi. Darbeciler, kendilerine siyasi destek sağlamak için dini çok kullandılar. 1949’a dek bu ülkede hiçbir şekilde din dersi yoktu.

Din dersini okullara kim koydu?

CHP’nin 1947’deki yedinci kurultayında, devletin din politikası değiştirildi. CHP, Demokrat Parti’ye karşı pozisyonunu korumak için din dersini getirdi. Hacca gideceklere ilk kez döviz tahsis edildi, ilk ilahiyat fakültesi kuruldu, imam-hatip kursları açıldı, Kur’an kurslarına başlandı. Bu ülkede uzunca bir dönem din dersi isteğe bağlı oldu. Mesela, önceleri din dersini almak isteğe bağlıydı. Sonra din dersini almamak isteğe bağlı oldu. Yani din dersi konusunda özgürlük giderek hep daraltıldı ve bugünkü noktaya geldi.

Peki, din dersi kitaplarında Alevilik hiç yer aldı mı?

Hiçbir dönemde Alevilik kitaplarda yer almadı. Aleviliğin sadece bir kültürel öge olarak algılanması istendi. Hatta 1963’te Diyanet Kanunu oluşturulurken, bir tasarı hazırlandı. Tasarıda, Mezhepler Müdürlüğü diye bir birimin oluşturulması düşünüldü. Bu öneriye, “Bu ülkede bir tek İslam anlayışı vardır” diyerek karşı çıkıldı. Zaten Cumhuriyet’in baştan beri anlayışı budur. Tek bir İslam anlayışı vardır ve bu da Sünni Hanefiliktir.

Devletin dine müdahale biçimi gayet tuhaf ve çelişkili… Üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan da devlet, ilköğretimde zorla din dersi okutan da devlet. Devlet ne istiyor?

Dini kontrolü altında tutmak istiyor. Dini kendine rakip gören Cumhuriyet, dini kendine uygun olarak formatlamak ve kullanmak istiyor. Yalnız şunu da belirtmeliyim… Laiklik tanımı sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok problemli. İçinde en çok riyakârlığın bulunduğu bir kavram bu. Pür bir laiklik dünyada hiçbir yerde yok.

Türkiye’deki kadar devletin müdahale ettiği bir “laiklik” Avrupa’da var mı peki?

Türkiye’ de daha fazla müdahale var. Bu toprakların getirdiği bir geleneğin parçası bu da. Devlet, Bizans’ta da, Osmanlı’da da dine müdahale etti. Bizde devletin dine müdahale etmesi, Bizans’ın bir devamıdır. Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlığı resmî dini olarak benimsemiş bir yapıdır. Osmanlı da Sünni Hanefi anlayışı benimsedi. Cumhuriyet, Osmanlı’nın bu anlayışını devam ettiriyor.

Cumhuriyet, neden Diyanet İşleri’ni kurdu? Neydi bunun amacı?

Cumhuriyet, dinin önemini biliyor ve onu kontrol etmek istiyor. 3 Mart 1924’te üç kanun çıkarılıyor. Cumhuriyet’in kurucu kanunları bunlar. Bir, hilafet kaldırılıyor. İki, Ordu ve Din İşleri Bakanlıkları lağvediliyor. Üç, tevhidi tedrisat kanunu getiriliyor. Bütün bunların bir mantığı var tabii. Cumhuriyet, ilk andan itibaren dinden arî, dinin, din adamlarının etkili olmadığı bir devlet oluşturma amacında. Fakat bu ilişkiyi ilk başta kesip atamıyor.

Niye?

Çünkü bir savaş yaşanmış İslamcı kesimden ciddi destek alınmış. Mustafa Kemal 1923’te İzmit’te kendisine yeni hükümetin bir dini olup olmayacağını soran gazeteci Kılıçzade Hakkı Bey’e “Olacaktır tabii, çeşitli adımlar atacağız” gibisinden bir cevap veriyor. Daha sonra Nutuk’ta, “İtiraf edeyim ki bu suale muhatap olmayı hiç de arzu etmiyordum. Pek kısa olması lazım gelen cevabın, o günkü şartlara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemiyordum. Hükümetin dini olamaz diyemedim, aksini söyledim” diyor. Nitekim 1924’te bu üç kanunu çıkartıyor. Din Bakanlığı yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuruyor.

Devleti dinden bağımsız kılmaya çalışırken, devletin içine bir dinî kurumu oturtmak büyük bir çelişki değil mi laiklik açısından?

Hem evet, hem hayır. Devlet, dini içeriyor ama pençesi altına alıyor. Çünkü Diyanet’i bakanlık olarak düzenlemiyor. Başbakanlığa bağlı Tapu Kadastro gibi bir birim yapıyor. Böylece hem Diyanet’in sahip olabileceği muhtemel bir kutsiyeti ortadan kaldırıyor, hem de dinin hiyerarşideki yerini aşağıya çekiyor, böylece kontrol edebileceği bir alan üretiyor.

Aslında Cumhuriyet, Osmanlı’nın Şeyhülislamlık düzenini, Diyanet’le mi sürdürüyor?

Bir anlamda öyle… Evet.

Devlet, Diyanet’i kuracak kadar dindar ve Sünni’yse, o zaman neden Sünnilerin giyimine, çocuklarının özel kurslarda eğitimine karşı çıkıyor?

Cumhuriyet’in din ve laiklik anlayışı, çok bireyselleştirilmiş bir dini öngörüyor. Herkesin kendisiyle tanrısının arasında bir ilişkisinin olduğunu, asla kamusal alanda yaşanmaması gerektiğini düşünüyor. Laiklik, 1937’de Anayasa’ya konulurken, zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, dinin görünür olmaması konusunda ifadeleri var.

Faşist bir dönemden söz ediyorsunuz.

Hem de nasıl… “Din bireyselleşsin. İnsanlar, dinlerini gizli saklı tanrılarıyla yaşasınlar. Öyle camilerde, cemaatlerde tarikler oluşmasın. Kadın başını örtmek istiyorsa evinin içinde örter. Kamusal alana çıkmak istiyorsa başını açar. Başını açmak istemiyorsa da evinden çıkmaz” anlayışıyla kuruluyor laiklik. Şükrü Kaya’nın anlayışı bugüne dek sürdü işte.

Bizim devleti dinî açıdan nasıl tarif edersiniz?

Dini kendi istediği şekilde biçimlendirip kullanmaya çalıştığı için dinle çok fazla iç içe geçmiş bir yapı bu. Ama sanki böyle bir yapısı yokmuş, “laikmiş” gibi davranıyor. Düşünün… 1982 Anayasası’yla Diyanet’e “milli birlik ve beraberliği” sağlama görevi verildi.

Bunun anlamı herkesi Sünnileştirmek değil mi?

Evet, Sünnileştirmek ve Hanefileştirmek. 1963’te Mezhepler Genel Müdürlüğü kurulsun diye bir fikir ortaya atıldığında, “birlik ve beraberliği ortadan kaldırır” diye her kesimde kıyamet kopmuştu. Birlik beraberlik dediğimiz, teklik bizim. Modern devlet, her şeyin tekleştirildiği, standardize edildiği, homojenleştirildiği, çeşitliliğin, farklılığın “bire” indirgendiği bir yapıdır. Bu bakımdan da Türkiye Cumhuriyeti son derece “modern” bir yapıdır! Bu “modernliği”, etnik olarak da dinsel olarak da yaşıyoruz biz. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir zaman demokrat olma merakı olmadı. 1923’te de, 2010’da da hep aynı davrandı, mecburiyetlerden ve zorlamalardan ötürü “demokrasiyi benimsemiş” gibi yaptı.

Devlet, Alevilere nasıl bakıyor?

Yok sayıyor. Alevi köylerine cami yapmaya kalkışmak, Alevileri asimile etmenin bir parçası değil midir zaten? Diyanet’in en sıkıştığı konu Aleviliktir. Son dönemde çeşitli baskılarla açılım görüşmeleri yapıldı ama, Diyanet hiçbir zaman Aleviliği bir inanç olarak kabul etmedi. Diyanet, “Tek bir İslam vardır. İslam dininin ibadet yeri camidir. Bütün Müslümanların camide ibadet etmesi gerekir” diyor. Cemevinin ibadet yeri sayılmamasının önündeki en büyük engellerden biri budur. Oysa bir dinî cemaat, “ben şuyum, benim ibadet yerim budur” diyorsa, İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince bunun kabul edilmesi zorunludur.

Zaten laiklik de bu değil midir?

Laiklik, farklı inançların ve anlayışların birarada yaşamasının mümkün olabilmesidir. Yalnız şu var: Devlet gücünün, Alevilere karşı kullandığı bu yok sayma imtiyazını, bundan sonra kullanabilmesi pek kolay değil. Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da bir değişiklik oldu. Özgürlüklere çok saygılı olan yeni başkan Mehmet Görmez’le birlikte Diyanet’in Aleviliğe bakışı değişebilir.

Diyanet’in yeni başkanı ne yapabilir?

Gerçekleştirilmesi istenen birtakım açılımları daha iyi yapabileceğini düşündükleri bir kişiyi getirdiler Diyanet’in başkanlığına. Ayrıca etnik farklılıklar konusunda yeni Diyanet’in nasıl tavır alacağı da izlenmeli. Bence Mehmet Görmez’i özellikle Kürt oylarını elde etmek için getirdiler.

Devletin dinle Türklük arasında kurduğu ilişki de garip. Kürtleri zorla Türk yapmak istiyor ama gayrımüslim vatandaşlarını Türk olarak kabul etmiyor. Bizim devlete göre Müslüman olmayan, Türk olamaz mı?

Pratiklere bakarsanız, Türk olamıyor. Ama şöyle korkunç bir şey de var. Moda’daki evimin arkasında Ermeni okulu vardı. Çocuklar her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye ant içmek zorundaydılar.

Bu soruyu tersten de sormak mümkün. Bizim devlete göre bu ülkedeki her Müslüman, Türk mü?

Bu anlayışa göre Türk.

Diyanet’i neden kaldırmıyor devlet?

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı denen organizasyon o kadar güçlü ve yaygındır ki, sadece devlet değil, hiçbir siyasi parti, iktidara geldiğinde Diyanet’in gücünden kendini yoksun bırakmaz.

Diyanet’in olması tam olarak ne işe yarıyor?

İktidara gelen, kendi din anlayışını Diyanet kanalıyla üretir ve dayatır. Zorunlu din dersi böyledir. Okullarda zorunlu din dersini kurucu elit de, siyasi iktidarlar da kaldırmak istemiyor Çünkü her iktidara gelen, kendi “doğru” bildiği kabul ettiği anlayışı eğitim yoluyla yaymak istiyor. Diyanet, sadece camilere imam atamıyor. Diyanet, vatandaşın din konusunda sorduklarına da cevap veriyor. Yani din yorumu yapıyor, dinî bilgi üretiyor. Dinî bilgi üretmek demek, dinin yaşanış biçimini, yorumlanışını kontrol altına almak demektir. Kısacası Diyanet, dini kontrol altında tutmaya ve kitlelerin yönlendirilmesine yarıyor. Halkı kontrol etmenin bir aracıdır Diyanet. Ayrıca dünyada dinin rolü artıyor.

Bu durumda, Diyanet’in önemi mi artıyor?

Evet, dinî bir örgütün önemi artıyor. Mesela dine karşı çok hassas olmadığı düşünülen mahallelerde bile Cuma namazına katılım gittikçe büyüyor. İstanbul’un Etiler gibi bir merkezinde, Cuma namazı nedeniyle trafik tıkanıyor. Din, Türkiye’de de yükselen bir olgu. Modernite, vaat ettiklerini tam karşılayamadı. İnsanlar boşluğa, yalnızlığa düştüler. Bunun dışında bir de tabii, din, ekonomik ve sosyal bir dayanışma ağının kurulmasına zemin yaratıyor. İş dünyasında da bir takım işbirliği imkânları yaratıyor. Dine ilginin artmasında bunun da rolü var.

Alevilerin ibadethanelerini ve çocuklarının Aleviliğe göre eğitimini, neden devlet hiçbir zaman kabul etmemiş?

Devlet, farklı olanı istemiyor. Daha önce benim görüştüğüm yetkililer hep çeşitli bahaneler ileri sürdüler. “Tek bir Alevilik anlayışı yok. Biz kimi muhatap alacağımızı bilemiyoruz” dediler.

Tek bir Sünnilik anlayışı da yok. Var mı?

Tabii ki yok.

Devletle Alevilerin ilişkisi nedir?

Eğer laiklik farklı anlayışların eşit muamele görmesi demekse, Aleviler hiç eşit olmadılar. Alevilerin devletle tek taraflı bir aşk ilişkisi var. Kara sevda gibi bir ilişki bu. Alevilerin milli mücadelenin kazanılmasında çok önemli payları var ama Aleviler iktidardan pay alamadılar. Kendilerine iktidardan hiç pay vermemişken niye sürekli olarak CHP’yi desteklediler derseniz… Bu da Alevilerin kendi özeleştirilerini yapmaları gereken bir alandır.

Cumhuriyet’in tasavvur etiği “ideal Türk vatandaşının” dinî özellikleri nedir?

Modernleştirme projesinin bütün tasavvuru, “dinini, kendisiyle tanrısı arasında yaşayan, dinini hiçbir zaman kamusal alana taşımayan, dinini bireyselleştiren” bir vatandaştır. Dinin önemini kaybedeceğini, dinin kişilerin vicdanlarına itileceğini düşünülüyordu ama bunun mümkün olmadığı görüldü. İnsanlar evin içine hapsedilemeyeceğine göre, dinin kamusal alana çıkmaması diye bir ihtimal yok. Ama şu var. Türkiye coğrafyasında camiler bir buluşma yeri ve ortak yaşama alanı değildir. Arap dünyasında insanlar sabah camide buluşur. Bizim coğrafyada çok daha Protestan bir anlayış var.

Protestan anlayış nedir?

Mesela İskandinav ülkelerinde kiliseler, Katolik kiliseleri gibi günün her saatinde açık değil. İnsanların belirli zamanlarda ibadetini yapması, diğer zamanlarda çalışması beklenir. Bizdeki anlayış da İskandinav ülkelerinin Hıristiyanlığı gibi… Arap dünyasındaki gibi ortak buluşma ve yaşama alanı değil bizde camiler.

İnsanların ortak yaşama alanı nedir bizde?

Kahveler ve kıraathanelerde insanlar biraraya gelirler. Aslında buna da, dindarlığın hiçbir zaman çok koyu olmaması yol açmıştır. Bir toplantıda Türkiye deyince, Uzakdoğulu Müslümanlar bana “light İslam” demişti. Bir yanda dinin önemini kabul eden ama diğer yanda dini hiçbir zaman hayatının ana eksenine yerleştirmeyen bir anlayış bu… Osmanlı’dan da gelen bir şey bu.

Osmanlı’da tekkeler ve zaviyeler vardı. Müslümanlığın her rengi, her farklı yaklaşımı kendine bir hayat alanı buluyordu. Cumhuriyet, neden dindeki bu farklılıklardan rahatsız oldu? Osmanlı’nın korkmadığı dinden, Cumhuriyet niye bu kadar korktu?

Osmanlı, kendini 1300’lerden itibaren var etmiş bir güçtü. Cumhuriyet ise geleneksellikten moderniteye geçildiği yeni bir çağda, yepyeni bir yapı olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla güçsüzdü. Meşruiyetini, kendi kimliğini kurmaya çalıştı ve dini kullandı. Mesela Mustafa Kemal de Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’yi kullanıyor. Şeyhülislam bir takım hutbeler yayınlıyor ve toplum kabul ediyor.

Peki, Cumhuriyet, dinden korkmaktan vazgeçtiğinde nasıl bir Türkiye olacak?

Rahatlayacak. Ama ben karamsarım. Bu toplumun siyasi kültüründe özgürlükçülük yok. Sadece kurucu elit değil, onun reddettiği gruplar da iktidara geldiklerinde kendi doğrularını dayatıyorlar ve kendi totaliterliklerini geliştiriyorlar. Herkeste, kendisinin “doğru” olduğunu düşünen bir mutlakıyetçilik var.

Peki, Diyanet diye bir yapı var oldukça, iktidara gelen herkes bu ülkede kendi dinî anlayışını mı dayatacak topluma?

Tabii… Diyanet’i kaldırmak için de en ufak bir çabada bulunmayacak. O zaman da muhtemelen Kemalistler kendi kurdukları Diyanet’in kaldırılmasını talep edecekler.

http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-istar-gozaydin-turkiye-de-din-yukselen-bir-olgu.htm